Bilginin ilme dönüştürülmesi diyebileceğimiz ilk safhadan sonra ise şu hususların göz önünde bulundurulması gerekir: Siz, nazarî plânda muhteşem bir ilmî derinliğe ulaşabilir, oradan ilme’l-yakîn mertebesine ve hatta ayne’l-yakîn ufkuna vasıl olabilirsiniz. Fakat ilmî plânda böyle bir ufku yakaladıktan sonra şayet bu malûmatınızı amele çevirmezseniz, esmâ, sıfât ve şuunâtıyla ulûhiyet hakikatini dosdoğru bilemez ve Allah kapısının sadık bir bendesi olamazsınız. Ayrıca “Kim bildiğiyle amel ederse, Allah ona bilmediklerinin ilmini de ihsan eder.”107hadisiyle müjdelenen ilimlerin mirasına nâil olmanın yolu da kişinin ilmiyle amel etmesidir. O hâlde, Cenâb-ı Hak sizi ilimde belli bir noktaya ulaştırmışsa, siz de sahip olduğunuz ilmin şükrü olarak, farklılık mülâhazasına girmeden bu farklılığın hakkını vermeye çalışmalısınız. Mesela, başkaları bir günde nafilelerle birlikte 40 rekât namaz kılıyorsa, siz “Üzerimde Cenâb-ı Hakk’ın bunca nimeti olduğuna göre ben niye 80 rekât namaz kılmayayım!” demeli, sübjektif mükellefiyetin enginliklerine açılmalısınız.
Burada istidradi olarak, bana çok önemli gelen bir hatıramı arz edeyim. Merhum validemin yanına ancak ara sıra uğrayabiliyordum. Bana bir defasında şöyle demişti: “Hacı Efendi, ben Büyük Cevşen’i her gün baştan sona kadar okuyorum, acaba okumamı tavsiye edeceğin başka bir şey var mı?” İşte bu, “hel min mezîd” ufkunun bir sesi ve soluğudur. Evet, Allah’ın lütfuna mazhar olan bir insan, o lütuf ölçüsünde Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunmalıdır.
Âişe Validemiz, Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselâm)ibadetini anlatırken, mübarek ayakları şişinceye kadar O’nun namaz kıldığını söylüyor. Busîrî de bu durumu kasidesinde şöyle ifade eder: