Burada istidradi olarak bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) o müstesna konumunu anlama adına diğer peygamberlerle mukayeseli bir şekilde O’nun ahval ve beyanlarını okuduğunuzda, Cenâb-ı Hakk’ın Efendimiz’e tevcih buyurduğu tebcilât ve takdiratın diğer peygamberlerin dilinde bir istek konumunda olduğunu görürsünüz. Mesela Hz. Musa’nın رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي “Yâ Rabbi, genişlet göğsümü!”8 duasıyla Cenâb-ı Hak’tan isteme konumunda bulunduğu inşirah-ı sadr, أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ “Biz, Senin sadrına inşirah vermedik mi?”9 âyetinden anlaşılacağı üzere Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) minnet makamında verilmiştir. İşte yukarıdaki âyetlerde de Efendimiz’e yapılan iltifatta Allah’ın kendisine kâfi olduğu ifade edilirken, Seyyidina Hz. İbrahim ve beraberindekiler o makamda Allah’tan isteme konumunda bulunmaktadır.
Başka bir âyet-i kerimede ise sahabe-i kiram efendilerimizin düşman karşısında Allah’a dayanıp güvenmeleri şu ifadelerle anlatılmıştır:
“İnsanlar onlara: ‘Düşmanınız olan kimseler size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun!’ dediler. Bu onların imanını artırdı da: ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!’ dediler.”10
Evet, görüldüğü üzere, sahabe efendilerimiz, normal şartlarda bir insanın ürkeceği, korkacağı, telaşa kapılarak ne yapacağını şaşıracağı bir yerde bile حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ demiş; demiş ve düşmanla karşılaşmayı metafizik gerilim içinde beklemeye durmuşlardır.
Hasbiye Risalesi