Yoksa, ibadeti ve genel olarak kulluğu –ruhânî de olsa– zevke ve lezzete bağlama bizim mesleğimize uygun değildir. Hâlis bir mü’min, haccını, orucunu, namazını, teheccütte gece karanlıklarını yırtan âh u vahlarını ve i’lâ-yı kelimetullah hesabına iştirak ettiği hayırlı faaliyetlerini zevk almaya, lezzet-i ruhâniye ile dolmaya ve doyma bilmeme gibi hâllere mazhar olmaya bağlamamalı; bütün amellerini sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’ın emrini yerine getiriyor olma mülâhazasıyla ve O’nun rızasını arama duygusuyla ortaya koymalıdır. Vakıa, insan bu konuda hâlis niyetini ve istikamet çizgisini korursa, onun bir kısım ekstra lütuflarla mükâfatlandırılması da her zaman söz konusudur; o talep etmese de zaman zaman lezzet-i ruhâniye meltemleri eser gelir ve onun ruhunu sarar. İşte, bu mârifet, muhabbet ve lezzet-i ruhâniye esintileri de insana o salih daire adına bir adım daha attırır; vicdanına “Hadi şunu da yap, bunu da tamamla, o hayırlı işi de eda et!..” dedirtir. Böylece, şuurlu amel temâdîye, temâdî derinleşmeye ve derinleşme de başka hayr u hasenâta vesile olur.