İçeriğe geç

Eğer, bir çocuğun anne-babası olmadığı gibi, ona birinci-ikinci dereceden yakınları da sahip çıkmıyorsa, o çocuğu alıp yetiştirmek ve yarınlara hazırlamak toplumun üzerine düşen bir vazifedir. Toplumumuzda çocuğu olmayan pek çok kadın, erkek ve bir sürü de çift vardır. İşte, özellikle çocuğu olmayan ailelerin, o kimsesiz çocuklara kol kanat germeleri, onları kendi çocuklarıymış gibi yetiştirmeleri hem içtimaî bir vazifeyi eda etmek demektir hem de çok büyük sevaptır. Vakıa insan, tabiatı gereği kendi sulbünden bir çocuğu olmasını ister ve bu gayet normaldir. Kur’ân-ı Kerim, melekler tarafından çocukla müjdelenen Hazreti İbrahim’in (aleyhisselâm) sevincini ima eder ki, bu ondaki çocuk isteğinin bir emaresidir. Hazreti Zekeriya’nın “(Rabbim) Eşim kısır! Lütf-u kereminden öyle bir oğul nasip et ki, bana da, Yâkub hanedanına da vâris olsun. Onu, razı olacağın bir insan eyle!”2 şeklindeki yakarışı; “Yâ Rab, nezdinden bana tertemiz bir zürriyet ver.”3 deyişi ve “Rabbim, beni yalnız bırakma, Sen vârislerin en hayırlısısın.”4 duası onun evlât arzusunu ve hakikî bir vâris isteğini göstermektedir. Ayrıca, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ), Mâriye Validemiz’den oğlu İbrahim’in ölümü karşısında hüzünlenip ağlaması da Resûl-i Ekrem Efendimiz’in böyle bir isteğini akla getirebilir. Gerçi, mukarrabînin evlât talebinde dava-yı nübüvvete mirasçı bırakma niyeti ağır basar; ama, neticede onlarınki de bir taleptir. Bu açıdan da, bir annenin ya da babanın kendi özünden olan bir çocuğu bağrına basmayı arzulaması gayet tabiîdir. Fakat şayet Allah bir insana çocuk nasip etmemişse, o zaman, sahipsiz yakınlarından, kimsesizler yurdundan, çocuk yuvasından ya da bakım evinden bir çocuk alarak onu büyütmesi, ona kendi ruhunun ilhamlarını işlemesi ve kendisi gibi bir insan yetiştirmesi de çok büyük hayırlara vesile olacaktır.

327