İçeriğe geç

Haddizatında, Allah’a, Resûl-i Ekrem’e, Kur’ân’a ve ahirete inandığını söyleyen bir insanın, suizan ve gıybetle alâkalı onca ilâhî terhîbi ve tehditkâr ifadeyi duyup bildikten sonra hâlâ o şeni’ fiilleri işlemesi anlaşılacak gibi değildir. Zira dinin emir ve yasaklarını bilmesine rağmen onlardan bazılarını yerine getirip bir kısmını görmezlikten gelen insanların durumu, kendi kitaplarındaki bazı hükümlerle amel eden bir kısmını ise hiç görmemiş gibi davranan bazı İsrailoğulları’nın durumu gibidir ki, Kur’ân onların yaptığını dini tahrif etme olarak anlatmıştır. Onlar, dinin bazı disiplinlerini hayata geçirmiş, diğer prensipleri ise âdeta yok saymışlardır. Doğrusu, bugün bazı mü’minlerin yaptığı da bundan farklı değildir. Kur’ân-ı Kerim, gıybeti yasaklıyor, onu ölü kardeşinin etini yemek olarak ele alıyor, en büyük hayâsızlık ve utanmazlık sayıyorsa; fakat, buna rağmen insanların bir kısmı, onu hükümden iskat etmiş gibi davranıp onun bunun gıybetini ediyorlarsa, bu bir tahrif ve Kutsal Kitab’ın canına okuma demek değil midir? Peygamber Efendimiz’den şeref-südur olmuş dünya kadar hadis-i şerif varken, onları görmezlikten geliyor ve o çirkin cürmü işlemeye devam ediyorlarsa, bu, Allah Resûlü’nün vaz’ ettiği hükümleri değiştirme değildir de ya nedir?. “Bizden önceki bazı kavimler, kendi kitaplarını tahrif etti, Allah’ın kelâmı olmaktan çıkardı ve beşer lafıyla doldurdular.” deyip onları kınarken aynı günahı işleyerek dinin bazı emirlerini yok saymak o kavimlerin yaptığını yapmak değil midir? Öyleyse, meseleye samimiyetle ve hakperestlik mülâhazasıyla bakmamız lâzım. O zaman, birbirimize “Hele gelin, bir kere daha hakikî mü’minler olalım.” dememiz gerektiğini anlayacağız. Evet, imanımız bugüne kadar aksayarak ve sekerek gelmişse, hele gelin, hiç olmazsa bundan sonra aksamayan ve sekmeyen bir imanla Cenâb-ı Allah’a yönelelim. Hele gelin, her hareketimizi ahiret hesabına ve mizana bağlayarak, tartılı ve ölçülü yaşamaya karar verelim.

137