Efendimizle alâkalı bir kitap okusanız, bir şemâile baksanız; meselâ, “Şifâ-i Şerif”e, “Sıfatu’s-Safve”ye, hatta “Sonsuz Nur”a göz gezdirseniz, O’na karşı içinizde iradî bir alâka meydana gelecektir. Fakat O’nun hakkında değişik kitaplar okumaya, O’nunla alâkadar olmaya devam ederseniz bir süre sonra o iradî alâkanız, gayr-i iradî bir sevgiye, aşkın bir muhabbete inkılap edecektir. Öyle ki artık O’nsuz edemeyecek, “Teveccühünden beni mahrum bırakma, Sensiz nefes alamam.” diyeceksiniz. “Ben evsiz barksız, yurtsuz yuvasız, çoluksuz çocuksuz edebilirim; fakat Efendimsiz edemem!” diye inleyeceksiniz. Bir Peygamber aşığının “O’nun huzur-u pürnurundan bir an mahrum olduğumu hissetsem ölürüm.” dediği gibi siz de O’nsuz yaşayamayacağınıza kanaat getireceksiniz. Bir Şah-ı Geylânî’nin nabzını tutsanız; Hasan Şâzelî, Ahmed Bedevî, Şah-ı Nakşibend, İmam Rabbanî, Akîl Menbîcî, Şeyhu’l-Harrânî ve Ebu’l-Hasan Harakanî gibi Hak dostlarının nabızlarına el vursanız kalblerinin aynı hislerle attığını göreceksiniz. Öyle ki, onlardaki gayr-i iradî bu muhabbet, alâka ve irtibatı gönüllerinden koparmak için elli tane zincir atsalar, Cenâb-ı Hakk’ın bir mekri olmazsa, onu oradan koparmak mümkün olmayacaktır.
Yeis Zincirlerini Kırın!..
Meselenin bir diğer yanına gelince; biz başkaları hakkında hüsnüzanna memur olsak ve onların tamamiyeti yakalamış olabileceklerini düşünsek de, kendi nefsimize “Ey eksik, pürkusur, zavallı nefsim, bir türlü olgunlaşamıyor, kemali yakalayamıyorsun!” diyebiliriz. Fakat bunu derken yeise düşmemeye de dikkat etmeliyiz. “Yağmur” şairi gibi biz de,