Dolayısıyla, tahkikîn değişik mertebe ve merhaleleri vardır. Bir mertebede siz, tekvînî emirleri okuyarak, teşriî emirlere bakarak, âfâkı ve enfüsü tetkik ederek size ârız olan şüphe, tereddüt ve engellerden kurtulur; gönlünüzün Allah’la buluşmasını sağlarsınız ve şöyle böyle iman hakikatini duyma ufkuna ulaşırsınız. Dolayısıyla bir Mevcud-u Meçhul’un var olduğuna tam iman edersiniz. Fakat sizin için bir de bir Mevcud-u Mâruf’a ulaşma söz konusudur. Evet, O ihata edilemez. O’nu idrak edememe, idraktir. O’nu bilememe, bilmedir. işte bu mülâhazalara sadık kalmakla beraber, O’nu o delillerin ifade ettiğinin çok üstünde anlamanız, bilmeniz ve kabullenmeniz de mümkündür. Bu mânâda O’nu bilmeniz, tamamen O’nun sıfât-ı sübhaniyesiyle kuşatılmanız ve bir lahza bile fasıla olmaksızın O’nun tarafından görülüp gözetildiğinize inanmanız demektir. El ve ayaklarınızı hareket ettirirken dahi O’nun huzurunda bulunduğunuz mülâhazasıyla hareket ettirmeniz demektir. Bu mertebede, kendinizi zorlamanız, öyle düşünmeye ve o tür mülâhazalara girmeye çalışmanız da gerekmez. Orada her şey tabiîdir, zorlamadan, doğrudan doğruya öyle bir hâle girersiniz ki, O’nu daima yanınızda hissedersiniz. Hayatınızın her saniyesinde, her sâlisesinde, O’nun hakimiyetini görür, her işinizde O’nun tasarrufuna şahit olursunuz. Hatta bazen tenzîhin sıkıntılarını çekebileceğiniz bir maiyyet ufkunu bile yakalarsınız; yakalar ve burnunuzu silme, yeme, içme.. gibi bazı beşerî ihtiyaçları kendinize yakıştıramaz; “Ben, O’na bu kadar yakınken, bendeki her şeyin O’na ait olduğunu bu kadar hissetmişken cismaniyete ait bu şeyler de ne oluyor?” der, bunlarda tenzihte zorlanırsınız. İşte bu da bir Zât-ı Ulûhiyet’i bilme demektir ve bu, tahkîkin mertebe-i kusvâsıdır. Ne var ki, bu mazhariyet herkese müyesser değildir.
Allahım, Bizi Taklitten Kurtar!