İçeriğe geç

Tahkik meselesine gelince; sofîlere ya da işrak yolunda yürüyenlere göre hakiki iman biraz da Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ını bilmeye bağlıdır. Deliller, Zât-ı Ulûhiyet’in bilinmesinde tek başına yeterli değildir. İnsan, kâinat kitabını elli defa hallac etse, kendisindeki hilkat eserlerini ve tevhid delillerini de görse, yine de Zât-ı Ulûhiyet’i bilemeyebilir. Öyle bir yolla, insan ancak Zât-ı Ulûhiyet’in varlığı konusunda bir fikir ve kanaate sahip olur. Cenâb-ı Hak, o fikir ve kanaati, insanın içinde bir iz’an hâline getirirse Zât-ı Ulûhiyet de duyulabilir. Fakat, Üstad Bediüzzaman, mutasavvıf ve mütekellimlerde gördüğü ifrat ve tefrit üzerine, Fahreddin Râzî ile Muhyiddin İbn Arabî arasında meydana gelen bir diyalogu hatırlatarak der ki: “Evet, ilm-i kelâm vasıtasıyla kazanılan mârifet-i ilâhiye, mârifet-i kâmile ve huzur-u tam vermiyor. Kur’ân-ı Hakîm’den alınan mârifet ise, huzur-u daimîyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkûm-u adem eder, ne de nisyan-ı mutlakta hapseder. Belki başıbozukluktan çıkarıp, Cenâb-ı Hak namına istihdam eder. Her şey mir’at-ı mârifet olur.”3

Evet, Allah’ı bilmek Zâtını bilmekten farklı şeydir. Zât-ı Ulûhiyet’in bilinmesi, insanın içindeki bir inkişafa vâbestedir. O, bazen bir hads ile bilinir ve insan entüvisyon da diyebileceğimiz çok küçük bir sezmeyle birdenbire çok büyük bir hakikate ulaşabilir. Bir karıncanın hareketinden aniden bir Zât-ı Ulûhiyet hakikatine intikâl edebilir. Hem öyle intikâl eder ki, artık iman o şahsın içine yerleşir; yerleşir de, o kul Zât-ı Ulûhiyet için “Şu anda bana şah damarımdan daha yakın ama aynı zamanda bütün sistemleri de O idare ediyor.” der ve tam olarak hisseder bu dediğini.

220