İçeriğe geç

Resûl-i Ekrem azim şefkati ve engin merhametiyle mü’minlerin akıbetinden çok korkuyor, onları yer yer ikaz, inzar ve irşad ediyor; bu işi de yine kendi ailesinden başlayarak yapıyordu. İşte O, böyle bir aile reisiydi; bazen rahmet dolu bulutlar gibi tatlı bir yüz ekşiliği olurdu çehresinde; ama bu yüz ekşiliğinin arkasında rahmet vardı, belliydi ki, yağmur yağacaktı ve sulayacaktı etrafını ahiret hesabına, bir gülşen olacaktı çevresi. Çoğu zaman da, tebessüm eder, sinesini açar, onları bağrına basar ve iltifatlar yağdırırdı aile fertlerine. Onlar da bu tatlı havayı kaybetmekten korkar ve O’nun ahiret hesabına olan isteklerini yerine getirirlerdi.

İşte, Hazreti Fatıma her an vahyin sağanak sağanak yağdığı bu atmosferde neş’et etmiş ve yaşamıştı. Gözlerini açar açmaz Peygamberler Sultanı’nı görmüş ve Peygamber’in dava-yı vilayette vâris-i hâssı olan Hazreti Ali’nin evinde de aynı havayı teneffüs etmişti. Efendimiz’in dâr-ı bekâya yolculuğundan altı ay sonra o da göçüp gitmişti. Efendimiz de Hazreti Fatıma da ayrılığın uzun sürmeyeceğini biliyorlardı. Çünkü bir gün Allah Resûlü sevgili kızının kulağına “Kızım, artık baban yolcu, ötelere yolculuk var!” deyince Hazreti Fatıma bir çığlık koparıvermişti. Onun ağlamasına dayanamayan Şefkat Peygamberi kızını tekrar yanına çağırmış ve kulağına “Kızım, ben gidiyorum ama Ehl-i Beytimden bana ilk kavuşacak olan da sensin. Yanıma herkesten önce sen geleceksin.”9 demişti. Bu sözü bir müjde olarak bağrına basan Hazreti Fatıma artık tebessüm ediyor ve O’na kavuşacağı günü beklemeye duruyordu.

256