İçeriğe geç

Fakat aynı şeyi dine hizmete kendisini adamışlar adına söyleyemem. “Benim ümmetim dalâlette ittifak etmez.”15 fehvâsınca, milyonlarca insan belli bir noktada birleşti, uzlaştı ve anlaştı ise, dünyanın dört bir yanında aynı gaye uğrunda bir araya geldiler, gelebildilerse onlar hakkında hüsnüzan etmeye binler defa mecburuz. Biraz önce “vüdd”den bahsettik. Kutsî bir hadiste Allah Teâlâ, Cibril’e buyuruyor ki; “Ben falanı seviyorum, sen de sev.” O da gökte durup sema ehline sesleniyor: “Allah falanı seviyor, ben de seviyorum, siz de sevin!”16 Bu bir ses değildir, bir söz de değildir; bu bir soluktur, bir esintidir, bir meltemdir. Ruhları saran lâhutî dalga boylu bir meltem. Kime ulaşırsa o meltem, içinde sevgi hâsıl olur. O sevgi evvelen ve bizzat o zâta aittir. Kaldı ki o zât kendini şahs-ı mânevî içinde erimiş, eriyik bir unsur hâline gelmiş kabul ediyor. Sonra da şahs-ı manevîye aittir. Yani şahs-ı manevîye bir teveccühtür. Dolayısıyla şahs-ı manevîden kopan, kendi kendine bir şey yapmaya çalışan, kendine göre bir şey yapıyor gibi görünen insanlar, Allah’ın, Cibril’in, sema ve yer ehlinin bu teveccühünden mahrum kalırlar.

Hâsılı, Kur’ân’a hizmet mesleği içinde bulunanlar kendilerine çok dikkat etmeliler. Zira bu mesleğin esası “yok ve var”dır. Hem yok olmak hem var olmak… Hem kendini nefyedecek hem onu isbat edecek… Hem “Lâ” diyecek, hem “illâ”ya ulaşacak… İsbat-nefy tenakuzunu aynı anda yaşayacak. Hem konuşacak hem de “Konuşan yalnız hakikat ve hakâik-i Kur’âniye’dir!” diyecek. Hem yazacak hem de “Said yok, Said’in şahsiyeti de yok!”17 diyecek. Yani oldukça zor bir mesele.

80