İçeriğe geç

Âyetin sonunda ise şöyle buyruluyor: وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ Allah’ın size minnet ettiği bu nimetler sağanak sağanak üzerinize geleceği ana kadar siz, apaçık bir dalâlet içindeydiniz. Buna, Kur’ânsızlık dalâleti, tezkiyeden, âyât-ı beyyinattan, hikmetten mahrumiyet dalâleti, kâinata pozitivist ve natüralist mülâhazalarla bakıp her şeyi tabiata irca etme dalâleti de diyebilirsiniz. Hikmetten mahrum bu tâli’sizler, her şeyi maddede aradıklarından akılları gözlerine inmiştir. Göz ise mânâya karşı kördür. İşte Kur’ân-ı Hakîm o perdeyi yırtıyor. Bir yönüyle size her şeyin hakikatini gösteriyor. Tabir-i diğerle meseleyi basara bırakmıyor, basirete havale ediyor; akılla yetinmiyor, aklı kalbin emrine vererek, onu kalbin kadirşinas terazilerine emanet ediyor. Böylece siz her şeyi mahiyet-i nefsü’l-emriyesiyle görme ve anlama imkânına kavuşuyor; bir başka ifadeyle, eşya ve hâdiseleri hikmet ufkundan temâşâ mazhariyetine eriyorsunuz.

İşte bütün bunlar O’nun mânevî saltanatından sadece bazı damlalardır. O’na akıllarımızın derinliği ve kalblerimizin enginliğince salât u selâm olsun! Allah, hem burada hem de ötede O’nun daire-i saltanatından bizi cüda kılmasın!

114 Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye s.21 (Reşhalar, Yedinci Reşha).

115 Âl-i İmrân sûresi, 3/164.

116 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.146 (On Üçüncü Söz, Birinci Makam); Mesnevî-i Nuriye s.182 (Şemme).

117 Bkz.: Tirmizî, fezâilü’l-Kur’ân 14; Dârimî, fezâilü’l-Kur’ân 1.

118 et-Taberî, Câmiu’l-beyân 1/557; el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl 1/116-117.

143