İçeriğe geç

Hâlbuki inanan bir insanın düşüncesinde, ne “bendeniz”, ne “sizdeniz” ne de “bizdeniz” olamaz. Biz hepimiz, bırakın denizi birer damladan ibaretiz, birer “bende”yiz. Dolayısıyla bir mü’min konuşurken, “Bakın, bu işin içinde biz de varız!” mânâsını ihsas edecek bir konuşmaya girmemelidir. Hatta konuşmaktan da öte, asıl insanın içinde, kalbinin derinliklerinde kendini anlatma ve kendini ifade etme gibi bir derdinin olmaması gerekir. Yoksa söz ve lafız çok güzel olsa da, içteki arzu ve temayül bazen mimiklere akseder. Çehreyi iyi okuyan, fizyonomiden mânâ çıkaran erbab-ı firaset de meselenin esrar-ı derununu keşfeder. Evet, ehl-i firaset, kendini anlatma derdine düşmüş kişinin yüzünün mimiklerinden, ağzının hareketinden, gözünün irisinden, sesinin dalga dalga yükselişinden onun iç dünyasını okuyabilir. Melekler de onun dışa yansıyan bu hâlini anlarlar. Allah zaten muhit ilmiyle her şeyi bilir. Dolayısıyla böyle bir tavır ve düşünce önce Allah’a, sonra meleklere, sonra da erbab-ı firasete karşı işlenmiş bir ayıp olur. Hâlbuki biz biliyoruz ki, başarı ve muvaffakiyetleri ihsan eden Allah’tır. Melekler de, O’nun inayetinin bir vesilesi olarak, kuvve-i mâneviye adına çok defa bizleri teyit ve takviye etmiştir. Onlar çepeçevre etrafımızı sarmış ve üzerimize sekine ve itminan boşaltmıştır. Rahmet kanatlarıyla kuşatılan mü’minler de Allah’ın izni, inayet ve kilâetiyle durduğu yerde durmuş ve hiç sarsılmamıştır.

159