İçeriğe geç

Daha önce değişik vesilelerle arz ettiğim bir hatıramı yeri gelmişken müsaadenizle bir kez daha ifade etmek istiyorum. Hapiste iken bazı solcu arkadaşlarla aynı koğuşta kalıyorduk. Ben bir gün bir münasebetini bulup onlara bir hususu hatırlatmak istedim. Ancak bunu yaparken Karl Marks aleyhinde bir söz söyledim. Onların içinde fakire karşı saygı duyan bir mimar arkadaş da vardı. Hatta bu zat, diyalog ve hoşgörü süreci başlayınca bir gazetede takdir ifade eden değerlendirmelerde bulunmuştu. İşte bu ölçüde münasebetimizin bulunduğu o şahıs bile, ben Marks’a iğne ucuyla ilişince hemen doğruldu ve: “Hoca! Başlayayım mı?” dedi. İşte o an, yüreğim ağzıma geldi. Ağzıma geldi çünkü başlayınca –Rabbim muhafaza buyursun– Allah’tan, Peygamber’den, Kur’ân’dan başlayacaktı. Benim o esnada söylediğim hususu zaman denilen o büyük müfessir yirmi sene sonra gürül gürül ifade etmiş ve o tespitin yanlış olmadığı ortaya çıkmıştı. Evet, söylediğim yanlış değildi; fakat şurası muhakkak ki, muhatabın hissiyatını, anlayışını hesaba katmadan, doğruyu onun başına vuruyor gibi söylemek de hikmete uygun değildi ve yanlış bir üslûptu. Zira Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: وَلاَ تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّهِ فَيَسُبُّوا اللّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ“Onların Allah’tan başka yalvardıkları ilahlarına, totemlerine, ikonlarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadleriniaşıp Allah’a hakarette bulunmasınlar!”2 buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde kişinin anne ve babasına sövmesinin büyük günahlardan olduğunu ifade etmiş, orada bulunanlar bu durumu yadırgayıp: “Kişi hiç anne ve babasınasöver mi?” diyerek istifsârda bulununca da, Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm); “Evet, kişi tutar bir başkasının babasına söver, (nâseza, nâbecasözler söyler), o da onun babasına söver; tutar annesine söver,o da onun annesine söver.”3 buyurmuştu. Şimdi Kur’ân ve Sünnet’in emri bu istikamette iken, benim o tavrım elbette doğru değildi. Bu sebeple ben o hatamı hiç unutmadım/unutamıyorum. Evet, o insanların gönlünü kırmanın âlemi yoktu. İlle de bir şey söylenip anlatılacaksa, mevzu onların rahatsızlık duymayacakları bir üslûpla ifade edilebilirdi. İşte akıl ve mantığı i’mal etmeden, meseleleri sadece his çerçevesinde ele alıp hikmetle telif edilemeyecek bir üslûp hatasına bağlı götürme çok yanlış davranışlardır ki, şimdiye kadar bize çok şey kaybettirmiştir. Zannediyorum bu konuda içinizde benim kadar geçmişini sorgulayan, günde elli defa nefsine dönüp onu bu konuda itap eden bir başkası yoktur. Sergüzeşt-i hayatıma bakıyor ve ta ilk kürsüye çıktığım andan itibaren cami kürsülerinde yapıp ettiklerimi, kırıp döktüklerimi gözden geçiriyor ve aklıma gelen her yanlış karşısında, “Keşke şunu söylemeseydim, keşke şunu şu zamanda ifade etmeseydim.” deyip iç çekiyor, bazen iki ayağıma zincir vurulduğunu hisseder gibi oluyor ve neticede “Yuh sana! Akılsız adam!” diyorum.

147