Nice kereler ifade edilen bu husus, usûlüne uygun bir şekilde ihtiyaç duyulan her yerde tekrar ber tekrar ifade edilmeli ve denmelidir ki; biz kat’iyen ve katıbeten dünyevî makam ve mansıpların talibi değiliz. Ne o insanların dünyalarına talibiz ne de servet peşinde koşmaya. Eğer Cenâb-ı Hak bize meşru dairede kazanma imkânı verirse izzetimizle kazanır ve iffetli bir şekilde hayatımızı sürdürmeye çalışırız. El âleme el açarak, tekeffüf ve tese’ülde bulunarak bir hayat yaşamayı elbette ki düşünmeyiz, düşünmek bir yana, bu durumu ölümden beter biliriz. Bu sebeple meşru dairedeki kazanç peşinde alın teri döker ve kazandıklarımızı da Allah’ın izniyle O’nun yolunda, milletimizi i’lâ istikametinde kullanma gayreti içinde oluruz. Ancak bunun ötesinde, belli makam ve mansıpları ihraz etmek suretiyle mal-mülk edinme, servet u sâmân sahibi olma gibi arzu ve hevesler rüyalarımıza dahi girmeyen mülâhazalardır. Bırakın fâni ve geçici dünyalık şeyleri düşünmeyi, biz Cennet’teki köşkleri, yalıları düşünmeyi dahi zamanımız adına israf sayarız. Elbette ki, Cennet’i ister, Cehennem’den Allah’a sığınırız fakat hülyalarımızı o türlü beklentilerle –bağışlarsanız o kelimeyle ifade edeceğim– asla kirletmeyi düşünmeyiz. Şimdi bizim ahiret adına mülâhazalarımız buysa, herhâlde dünyaya ait meselelerle hülya ve rüyalarımızı kirletmeyeceğimiz evleviyetle, çok daha iyi anlaşılır.