Cevap: Bunların hepsi ayrı ayrı meziyetler. Hepsinin ayrı yeri vardır ve insanın affına vesile olabilir. Ama en iyisi ve en mükemmeli, hem Rabbimizle münasebetimizde sağlam durmak, hatta mazhariyetleri hissetmemek, yukarıda arz edildiği gibi devamlı ibadete, evrâd u ezkâra iştiyaklı olmak hem de “Beni bunca nimetlerle perverde eden (besleyen) Rabbimi duyurmalı, sevdirmeli değil miyim?” demek. Bu şekilde câmî (pek çok hususiyeti üzerinde barındıran) insan olunur. İnsan-ı kâmil de, böyle tiplerden çıkar. Çünkü insan-ı kâmil câmîdir; yani ruhî ve kalbî hayatıyla, sırrı, hafîsi ve ahfâsıyla, letâif-i zâhiresi ve bâtınasıyla hep aynı noktada bulunur; Allah karşısında aynı duruşa muvaffak olur. Tek yanlı olanlardan câmî insan ve dolayısıyla insan-ı kâmil çıkmaz.
İkinci bir mesele de, bazı insanların fıtratı metafizik mülâhazalara açıktır; bazılarında ise irşad etme, tebliğde bulunma, insanları Allah’a yönlendirme istikametinde koşturma daha önde gelir. Bazılarının tabiatında birisi var, diğeri yoktur. Bazılarının fıtratında ise bu vardır, öbürü yoktur. Allah Teâlâ murad buyurursa tabiat değişikliği de lütfeder. Yani, bir insan vardır ki, inançsızlıkla, küfür düşüncesiyle sürekli yaka paça olur; hep mücadele içindedir. Ama beri tarafta kendini çok ihmal etmiştir. İbadet ü taat, evrâd u ezkâr, geceleri kalkıp az bile olsa başını yere koyma, biraz inleme gibi şeyler yok denecek kadar azdır onun hayatında. Ancak Allah (celle celâluhu) dilerse tabiatları değiştirir, hâlden hâle koyar, bu O’nun için kolaydır. Bunun için, me’surat Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) rivayet edilen, Kur’ân ve Sünnet kaynaklı dualar arasında görmediğim şu dua her zaman söylenir: “Ey varlığı hâlden hâle sokan Allahım, mevcut hâlimizi en güzel şekle çevir!’”24
Dipnotlar
- 24 Bkz.: Gülen, M.Fethullah, el-Kulûbu’d-dâria s.310.