İçeriğe geç

“Keşke mü’minler biraz daha mütevazi olsalar. “Ben” demeseler, nefislerini toplum içinde eritseler. Bencilliğe girmeseler. Ve keşke, kardeş olmanın hakkını verseler…”

Çoğu zaman, karşılaştığımız insanlar öyle büyük zatların kerametlerini sorarlar. Biz, Hocamıza dair o türden pek çok örnek anlatabileceğimiz hâlde, başka keramet aramaya gerek olmadığını zannediyoruz. Onun senelerdir dost olduğu hastalıklarına rağmen ortaya koyduğu kulluktan büyük keramet mi olur! Önce Müslümanların ve sonra topyekün insanlığın problemleri karşısındaki ızdırabı, gece boyunca odasından gelen Kur’ân ve dua sesi, her anını Allah’ı görüyor ya da O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla yaşaması ve bu şuurun onun bütün hareketlerine yansıması, engin tevazuu ve mahviyeti en büyük keramettir.

Gelin yine onu seyredelim: Doktorların ricası ve gözetimiyle bazen bahçeye çıkıyordu. Bir ağacın altına oturur oturmaz kitab-ı kebir-i kâinatın sayfalarını çevirmeye, onu dikkatle okumaya başlıyor. Etrafını müthiş bir tecessüsle süzüyor. Bir gün “yaprak” sayfasından ibret cümleleri okuyor; bir başka gün “çiçekler dünyası”nın sır perdelerini aralıyor. O konuşurken fizik “Allah” diyor, kimya “Allah” diyor, biyoloji “Allah” diyor. Onu dinleyenler hep bakıp da arkasını göremedikleri pencerelerin aralanmasıyla beraber karşılaştıkları manzaraya âdeta vuruluyor ve “Maşaallah!… Sübhanallah!” diyorlar.

Türkiye, onun için bir sevda… Anadolu’dan bahsederken Hocamızın yüzünde beliren hicran çizgilerini tariften âciziz. “Türkiye’nin değişik yerlerinden gelmiş topraklar var burada, Cennet’ten gönderilmiş Hacer-i Esved gibi hepsini odamın bir yerinde saklıyorum.” derken nasıl ağladığını resmetmeye gücümüz yetmez.

9