Bir mecmuada yazısını okuduğum bir arkadaşımız diyordu ki: “Ben bu dergiye her kelimesine gözyaşı dökülmemiş bir yazıyı göndermekten hayâ ederim.” Evet, keşke Hocamızın yazı yazarken içinde bulunduğu ruh hâletini, beyin sancılarını da gösterebilseydik.
Saat gecenin biri… Kapısı açılıyor. Hemen koşuyoruz. Hocamızın elinde bir tomar kâğıt, gözlerinde yaş. Kâğıtları yakmak için ateş arıyor. Sebebini sorma edasıyla ve merakla bakıyoruz. “Ehadiyet-Vâhidiyet” yazısını yazmaya başlamış. Birkaç gün süren fikir ve irfan fırtınasından sonra “Zât-ı Ulûhiyet”le alâkalı yazının birkaç sayfasını tamamlamış. Bir madenci tavrıyla, altın arar gibi, uygun kelime ve tabirler aramış. Yanlış bir şey söylemekten korkarak, tir tir titreyerek bazı ifadeler kullanmış. Ve sonra çok ağlamış, yanımıza çıktığında da ağlamaya devam ediyor ve “Ya Rabbi! Yoksa, ulûhiyet hakikatlerini çok mu hırpalıyorum? Kendi nefsimden mi konuşuyorum yoksa?” diyordu. Yazdıklarını, aldığı bütün notları, o bir tomar kâğıdı ve üç beş günlük emeği yakmaya niyetlenmişti. İstirham ediyoruz, tekrar okuyup bazı yerleri tashih etmesi teklifinde bulunuyoruz. O nazik insan, muhataplarını kırmamak için bir kere daha odasına yürüyor.
Hastanede, boğazından bir delik açıp oradan kalbe ulaşmış ve herhangi bir ani değişiklik ihtimaline karşı muvakkaten ihtiyatî pil bağlamışlardı. Yoğun bakım odasındaydı. Kolları iğne ve serumlardan dolayı delik deşik olmuştu. Vücudunda, elbisesinde ve üzerindeki örtüde kan lekeleri vardı. Yanına girdiğimizde üç şey söyledi:
“Annemi anlayamamışım meğer, son zamanlarında onun da kollarında serumlar bağlıydı. Onu o hâlde görmüş, üzülmüştüm. Demek ki, acısını yüreğimde tam duyamamışım. Ah anacığım!…”
“Namazlarımı oturarak kılmam gerekiyor. Abdesti de teyemmümle alıyorum. Çok utanıyorum Rabbimden. Ölmeden namazlarımı bir kaza edebilseydim!…”