Esasında bizim geleneğimizde aile kurumu sağlam ve güçlü temellere dayanıyordu. Hatta bunca örselendikten, bunca hırpalanmaya maruz kaldıktan ve temel dayanaklarımız elimizden alındıktan sonra dahi hâlâ yuvalarımızdaki sıcaklık ve samimiyeti gören bazı Batılılar hayretlerini, hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Keşke bir de onun yıkılmadan önceki hâlini görselerdi! Bu perişan hâlimiz karşısında insan, “Yıkanların kolları, kanatları kırılsın!” demekten kendini alamıyor. Maalesef kendi elimizle kendi yuvalarımızı yıktık. Aileler, malûl (hasta) bir vaziyette, düşe kalka yoluna devam ediyor. Evlerimiz, rengi atmış, matlaşmış ve kendine ait hususiyetlerini kaybetmiş hâldedir. Toplumun molekülü konumundaki yuva yıkılınca diğer hayatî müesseselerin ayakta kalması çok zor hâle gelir. Yuvada bozulma yaşayan bir toplum kolay kolay salaha kavuşamaz. Yuvanın bir mektep gibi vazife görmediği bir toplum, derlenip toparlanamaz ve istikametini yakalayamaz. Yuvada yitirilen değerleri başka bir yerde bulamazsınız. Yuvanın terbiye edemediği insanları kanun ve kurallarla yola getiremezsiniz. Kısaca toplumun istikbali, bir ölçüde yuvanın sağlamlığına bağlıdır.
Ne yapıp edip yuvaya tekrar asıl fonksiyonunu kazandırmaya, onu bir Cennet köşesi hâline getirmeye ve yeniden aile fertleri açısından sıcak, samimi, okşayıcı ve rahatlatıcı hüviyetine büründürmeye çalışmak gerekir. Bu özelliklere sahip ailelerde de eşler birbirlerine karşı öfkelenebilir, kızabilir, birtakım sıkıntılar yaşayabilirler. Fakat aynı kaderi paylaştıkları, beraber yol yürüdükleri hayat arkadaşlarını kırmama adına hiddet ve şiddetlerini kontrol ederler. Eşlerinin yuvanın bir rüknü ve bir sütunu olduğunu, onu yıktıklarında yuvanın da başlarına yıkılacağını bilirler. Geçmişteki insanlar, aile konusunda derin malumatları, pedagojik eğitimleri olmasa da ruhlarına sinmiş ahlaklarıyla, sağlam düşünce yapılarıyla yuvalarını korumasını bilirlerdi. Bu ruh ve mânânın bir kere daha diriltilmesine ihtiyaç vardır.