Bilindiği üzere devr-i Risalet’ten günümüze kadar Kur’ân’ı anlama adına farklı hacimlerde binlerce tefsir yazılmıştır. Müfessirlerin hiçbiri “Nasıl olsa benden önce Kur’ân üzerine şu kadar tefsir yazılmış, benim yazmama ne gerek var?” dememiştir. İslâm’ın ilk asırlarından başlayarak sonraki dönemlere doğru Taberî, Razî, Kurtubî, Ebû Hayyan gibi Kur’ân’a ciddi vukufu olan, dini çok iyi bilen âlimler bütüncül bir bakış açısıyla oldukça kapsayıcı ve derin tefsirler yazmışlardır. Buna rağmen onlardan sonra gelenler bunlarla yetinmemiş ve kendi dönemlerine göre yeni çalışmalar yapmış, farklı teviller ve yorumlar ortaya koymuşlardır.
Evet, günümüzde bizi ülfet ve ünsiyetten kurtaracak yeni bir okuma usulü ortaya koymak şart ve elzemdir. Maalesef ezberlerimizi tekrar ediyoruz. Eserlerle âdet kabilinden meşgul oluyoruz. Aradan çıkarmaya yönelik okumalar yapıyoruz. Bunlarla bir yere varılamaz. Düşünce hayatımızda bir yenilenme meydana getirecek yeni bir okuma tarzı geliştirmek zorundayız. Duygu ve düşüncede dirilebilirsek bu, bizim insanî ilişkilerimizi değiştirecek, varlığa bakışımızı etkileyecek ve ibadet hayatımıza aksedecektir. Allah huzurunda el pençe divan durmanın, bel kırmanın, secde etmenin ne mânâya geldiğini anlayacağız. Böyle bir yenilenmeye gidemez ve tecdit ruhunu görmezden gelirseniz ölümsüz eserlerinizi kendi ellerinizle öldürmüş, kendi değerlerinizi bizatihi kendiniz değersizleştirmiş olursunuz.