Bütün bu vasıflara bir yönüyle hillet mesleğinin esasları olarak bakabiliriz. Dolayısıyla bu mesleğe intisap eden insanlar, başkalarıyla münasebetlerinde halim ve evvâh oldukları gibi, Allah karşısında da münib olmalıdırlar. Gözlerini hep Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna dikmeli ve O’nunla münasebetlerini hep kavi tutmalıdırlar. Her daim Allah’a müteveccih olmalı ve O’na “habl-i metin” (sapasağlam bir ip) ile bağlanmalıdırlar ki ufak bir sarsıntıda kopup gitmesinler. Eğer bir insan başkalarıyla münasebetlerinde hilm ü silm ile hareket eder, mümkün mertebe kusurları görmezden gelir, affedici olur, insanlık adına sürekli âh u vâh eder, herkese bağrını açar, her zaman kuvvetini Allah’tan alır ve fıtratı itibarıyla şirkin en küçüğüne karşı bile kararlı durursa, o da tıpkı Hazreti İbrahim gibi tek başına bir ümmet olabilir. Bu, kendini insanlığa hizmet etmeye vakfetmiş adanmışlar için bir hedef olmalıdır. Cenâb-ı Hak, Hazreti İbrahim’i bu vasıflarıyla takdir ve tebcil ettiğine ve aynı zamanda onu arkadan gelenler için bir numune-i imtisal olarak zikrettiğine göre, mü’minlere düşen vazife de onun bu vasıflarıyla donanmaya çalışmak olmalıdır.
127 Bediüzzaman, Lem’alar, s.204 (Yirmi Birinci Lem’a).
128 Nahl sûresi, 16/120.
129 Buhârî, enbiyâ 19.
130 Buhârî, enbiyâ 19; menâkıb 13; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/96, 331.
131 Nahl sûresi, 16/120.
132 Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s.95 (İlk Hayatı).
133 Hûd sûresi, 11/75.
134 İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/218; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 3/95.
135 Nahl sûresi, 16/126.
136 Hûd sûresi, 11/74.