İçeriğe geç

Aslında, böyleleri neye nazar ederlerse etsinler, bakıp gördükleri nesneleri cismaniyet darlıkları içinde değil, “hakikat-i nefsü’l-emriye”lerine göre müşâhede ederler. Aksine, Hakk’a teveccühü yamuk yumuk, eşyaya bakışları da maddiyatları itibarıyla olan vech bilmez yüzsüzler hiçbir şeyi doğru göremez ve doğru değerlendiremez; zira, Hak nezdinde yüzü olmayanda –basîret mânâsında– göz de olmaz; gözü olmayanlar nazar bilmez, nazar bilmeyenlere de nazar edilmez. Her şeye, hususiyle de insan mahiyetine ve insan simasına basîretle bakabilenlerdir ki, bu aynalarda her zaman ilâhî isimleri temâşâ eder, Müsemmâ-i Akdes mârifetine dalar; latîfe-i rabbâniyenin gözüyle sıfât-ı sübhaniyeyi müşâhedeye koşar, çok defa dehşetlere kapılır, sırrın temâşâ ufkundan öteleri, ötelerin de ötelerini seyir iştiyakıyla şahlanır ve sürekli kalak ve heyman arası gel-gitler yaşarlar.

Bütün peygamberlerin, hususiyle de Sultan-ı Enbiyâ Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) O’na nazar ve teveccühünde iki durum söz konusudur: Nebi (aleyhi efdalüssalevâti ve ekmelüttahiyyât), misyonu ve o aşkın mârifet ufku itibarıyla O’na bütün kevn ü mekânların Rabbi olarak bakar, bütün varlık ve hâdiseleri bu engin mülâhazaya bağlı olarak değerlendirir; kâinat kitabının okuyup anlayan bir mütalâacısı, bir baştan bir başa bu âlem sarayının serrehberi, eşya ve hâdiseler meşherinin/meşherlerinin bülendâvâz bir dellâlı, kulluk hakikatinin en hâlis temsilcisi, ebedî saadet yolunun yanıltmayan rehnümâsı… olma gibi küllî ve umumî nazarının yanında, Efendimiz’in kendi hususiyetinden kaynaklanan özel istekleri, kimsede görünmeyen farklı arzu ve talepleri de vardır ki, buna da O’nun, –Hazreti Vâhid ü Ehad’in nazar ve teveccühüne mukabele-i kâmile ve müvâcehe-i tâmmesi mahfuz– cüz’î ve hususî, fakat ekstra istimdatları nazarıyla bakabiliriz.

271