Aslında, ilâhî vâridât da ancak, Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh, teveccühte devam ve O’nun da bu mütemadi yönelişe karşı merhamet teveccühleri sayesinde gerçekleşebilir. Aksine kalb, mâsivâdan (O’ndan gayrı her şey) arındırılmadıktan sonra ilâhî nazarda da –rahmetinin vüs’ati ve gazabına sebkati araya girmezse– temadi söz konusu olmayabilir. Her şeyden evvel, daimî teveccüh ve sürekli murâkabe her maksada ulaşmada ve her engeli aşmada en önemli bir dinamiktir. Sâlik ve tâlib, zâhirî sorumluluklarını yerine getirmeye çalışırken teveccüh ve murâkabede de kusur etmemelidir ki, vefa, sadakat ve sebata esip gelen meltemlerden mahrum kalmasın.
Cenâb-ı Hakk’ın rahmânî nazar ve teveccühünün bazen umumî, bazen de hususî olduğunu daha önce hatırlatmıştık. Ne var ki O, her şeyde esbabı izzet ve azametine perde yaptığı gibi, değişik konumdaki kullarına bir kısım iltifatlarında da bazen bir nebi, bazen bir veli ve bazen bir üstadı perde yapabilir; yapar, hediye ve behiyyelerini onların eliyle bu kabîl muhtaç ve muntazırlara sunar. Böyle bir muamele O’nun tarafından nebiye, veliye ve üstada bir taltif işaretlemesi sayılmasının yanında, bazen de sâil ve tâlib için bir imtihan vesilesi olabilir. Ancak bütün bu verip almalarda nazar ve teveccüh Hakk’a olmalıdır. Bu arada şayet zâhirî esbabın eli öpülecekse, o da yine sırf bir vasıta olma mülâhazasıyla öpülmelidir. Aslında işin arkasından gaflet edilmeden o el her zaman öpülmelidir; zira ona ihtiram, onun eliyle bize ulaşan mârifet, mevhibe, nazar ve teveccühe, dolayısıyla da bütün nimetlerin, inayetlerin, riayetlerin kaynağına bir ihtiramdır.