İçeriğe geç

Bu konuda, Cenab-ı Hak nezdinde kıymetleri büyük olan zatların, mukarrebînin (Allah’a en yakın hak dostları) tavırları da bizim için örnek teşkil eder. Allah’ı tanıma ve bilme noktasında onların gözleri hep zirvelerde olmuş; bu yolda nefisleriyle çetin bir hesaplaşmaya girmişlerdir. Sahip oldukları her şeyi Allah’tan bilmiş, muvaffakiyetlerinde kendilerine pay çıkarmamış, kimseye karşı üstünlük mülahazasına girmemişlerdir.Kur’ân’ın ifadesiyle, başlangıcı itibarıyla hakir bir damla sudan yaratılan ve akıbeti itibarıyla da çürümüş kemiklere dönüşecek insan neyin iddiasındadır ki! Sahip olduğumuz her şey O’ndan gelmiyor mu? O’na ne ölçüde kulluk edersek edelim ne kadar yükseklere çıkarsak çıkalım, bu katiyen vazifemizi yerine getirdiğimiz anlamına gelmez. Sahip olduğumuz nimetlere gerektiği ölçüde şükretmeye de O’nu hakkıyla tanımaya da O’na hakkıyla kullukta bulunmaya da gücümüz yetmez. İşte gerçek kulluğa ulaşmanın yolu da zaten bu acziyetimizin farkına varabilmekten geçer. Bunun farkına vardığımız an, kulluğumuzu da taçlandırmış oluruz.Pek çoğumuz itibarıyla bizim yitik cennetimiz budur. Onu mutlaka bulmaya çalışmalıyız. Bir kere daha marifetle, muhabbetullahla, iştiyak-ı ilahî ile kanatlanmalı, hep yükseldikçe yükselmeli, bunların dışındaki her şeyi elimizin tersiyle itmeliyiz. Kalblerimizin Allah’la ve Resûl-i Ekrem’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) irtibatı güçlü değilse, ağzımızdan dökülen bütün sözler birer iddiadan ibaret kalır. Her şey olabiliriz ama kendimizi hiçbir şey görmeliyiz. Esasen şu anda pusulasız bir şekilde yolculuk yapan, ne yaptıklarının farkında olmayan, yarı canlı bir topluluk hâline gelen Müslümanların yeniden dirilişi de buna bağlıdır.

193