İçeriğe geç

‘hüve’ (O) ufkuna yükselebilseydik ve böylece benlik ve enaniyet itibarıyla bütün bütün yok olabilseydik! İşte o zaman çok farklı bir ufka ulaşırdık, tüm varlığı bir yâr-ı vefadar (vefalı bir dost) olarak görür ve Niyazi-i Mısrî gibi şöyle derdik:

“Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı, Ben beni terk eylerim, bildim ki ağyâr kalmadı.”128

Çok iyi bilinmelidir ki, nefis ve ene’miz hakikate perde olduğu, yani “ben, ben…” demeye devam ettiğimiz sürece Allah’a kavuşamayız. Bir Hak eri bu durumu ne güzel anlatır:

“Sen tecelli eylemezsin perdeden ben var iken, Şart-ı izhâr-ı vücudundur adîm olmak bana.”129

Bu açıdan dualarımızda Rabbimize hep şöyle yalvarmalıyız: “Senin Sen olarak tecelli etmen, benim ben olarak yokluğuma bağlıdır. Beni bana mahkûm etmek suretiyle beni Sensizliğe mahkûm etme Allah’ım!”Her şeye kâmet-i kıymeti kadar değer vermeliyiz. Beşer olmanın gereği olarak yaptığımız birtakım şeyler vardır. Allah’ın bize lütfettiği nimetlerden meşru dairede istifade ederiz. Bunu yaparken, nefsimizin, ailemizin ve sosyal çevremizin haklarına riayet etmeye çalışmalıyız. Bunların sınırlarını da zaruretlerle, ihtiyaçlarla çizmeliyiz. Allah’ı tanıma, bilme, sevme ve O’na kullukta bulunmaya ise sınır koymamalıyız. Bu hususta mülahazalarımız hep zirvede olmalıdır. Sürekli “hel min mezîd” (Daha yok mu?) diyerek zirveleri kollamalıyız. Rabbimizi tanıma konusunda öyle istekli olmalıyız ki ellerimizi kaldırıp sürekli, “Allah’ım ne olur, tıpkı mübarek kulların enbiya-i izama duyurduğun gibi, Zât-ı Bahtına, ulûhiyet ve rububiyetine, şuûnât ve itibaratına, esmâ-yı sübhaniye ve sıfât-ı kudsiyene müteallik ne varsa bana da duyur!” demeliyiz. Bunu yaparken aynı zamanda Allah’tan, hiçliğimizi, O’nun karşısında ‘sıfır’ olduğumuzu bize duyurmasını da talep etmeliyiz ki ucb ve fahre düşmeyelim. Bir taraftan a’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta

191