O hâlde bize düşen vazife, maruz kaldığımız musibetler karşısında tazarru ve niyazla Allah’a yönelmektir. İster ferdî ister ailevî isterse içtimaî hayatımızla alâkalı olsun, gelip bize toslayan her felaketi, Allah’a daha çok yaklaşma adına bir fırsat olarak görmeliyiz. Her neye maruz kalırsak kalalım, başımıza gelen her musibeti, Allah’ın, kullarını kendisine yönelmeye sevk etmek için gönderdiği değişik dalga boyunda bir iltifat saymalıyız. Allah bunlarla bizi hakiki tevhide ulaştırmayı murat buyuruyordur. Bizi geceleri değerlendirmeye, huzurunda göz yaşı dökmeye sevk ediyordur. Bizim iniltilerle kendisine teveccühümüzü görmek, dua ve niyazlarla Zât-ı Ulûhiyet’ine yakarışlarımızı duymak istiyordur. Bu sebeple yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bela ve musibetler karşısında şikâyet etmek yerine, bunları Allah’a yaklaşma adına bir fırsata çevirmek gerekir.Bunun tersini de düşünebiliriz. Dünya adına elde ettiğimiz bazı kazanımlar bize tatlı ve şirin görünebilir. Mesela insanların takdir ve alkışını üzerimize çekebiliriz. Kitle psikolojisini değerlendirerek yığınları arkamızdan sürükleyebiliriz. Güç ve iktidar sahibi olabiliriz. Siyasi ve ekonomik gücü elimizde tutabiliriz. Kendi saltanatımızı kurabiliriz. Fakat şunu iyi bilmeliyiz ki bütün bunların Allah nezdinde bir arpa kadar kıymet-i harbiyesi yoktur. Hatta bunlar şeytanî birer oyun ve tuzak bile olabilir. Sahip olduğunuz imkân ve fırsatları kendi ruhunuzun âbidesini ikame etme istikametinde kullanmıyorsanız havanda su dövüyorsunuz demektir. Gaye-i hayalinize hizmet etmeyen her şey boştur, sizin için bir aldanmışlıktır.Neydi bizim gaye-i hayalimiz? Bir lahza hatırımızdan çıkarmamamız gereken, hayatımızın ideali neydi? İ’lâ-yı kelimetullah değil miydi? Allah’ı ve Resûlü’nü insanlara sevdirmek değil miydi bizi yollara döken, gündüz sa’y u gayretlerimizi, geceleri iniltilerimizi şekillendiren? Allah ile insanlar arasındaki engelleri yıkarak, perdeleri kaldırarak bütün kalblerin O’nunla buluşmasını sağlamak değil miydi? Evet, dünyevî saltanatların Allah katında