ve zamana ait kıymetin onların içinde yapılan amellere aksedişi de denebilir. Tabir caizse, padişahın farklı münasebetlerle halkına ulufeler dağıtması gibi, Cenab-ı Hak da belirli zaman aralıklarında ellerini kaldıran insanlara, liyakatlerine bakmaksızın ihsanlarda bulunur. Yeter ki biz Allah’ın ihsan u ikramlarına gönülden inanarak, güvenerek isteyelim. Kalben O’na bağlanalım ve beklediğimizi O’ndan bekleyelim. Zât-ı Ulûhiyet’e karşı tereddüt ve şüphe ifade eden düşünce, mülahaza ve sözlerle O’na teveccüh etmek anlamsızdır. “Verirse verir, vermezse vermez.” gibi laubali ve saygısızca tavırlarla dua edilmez. Bu tür dualar –Allah muhafaza– ötede insanın suratına çarpılır. Tabii ki verip vermemesi O’nun bileceği iştir. Ancak kula düşen, Rabbinden istediklerini ısrarlı bir tavırla ve o hususta tek mercinin O olduğuna inanarak istemektir.Mübarek gecelerde, gönülleri yumuşatacak, gözleri yaşartacak özel programlar da yapılabilir. Eller hep birden Allah’a kaldırılabilir. Allah için bir araya gelen insanlar farklı bir atmosfer oluştururlar. O atmosfere giren insanların kalbleri yumuşar. Daha sonra insanlar evlerine çekildiklerinde yumuşamış kalbleriyle Allah’a yönelir, yüreklerinin sesini dillendirirler. Zira toplu programların kendine has bir tadı ve rengi olsa da bunlar insanın tek başına Rabbiyle baş başa kalmasının verdiği huzuru veremez. Bazen genel atmosfer ve başkalarının varlığı insanın içini rahatça Allah’a dökmesine mâni olur. Bu yüzden hiç kimsenin olmadığı bir yerde insanın vefalı bir yürekle bir iki saat Allah’a içini dökmesi çok önemlidir.