gibi müstebit ve zorbalar üzerinde durulur; onların, peygamberleri yalanlama ve inkârlarına, temerrüt ve inatlarına, halklarına karşı uyguladıkları baskılara, yaptıkları çeşit çeşit zulümlere yer verilir. Bu âyetler okunduğunda onların inanç özgürlüğü karşısındaki vicdansız tutumları, halka kendi isteklerini dayatmaları ve bunda inatları çok net görülmektedir.Çoğu zaman, geçmişte yaşamış firavunları, nemrutları, değişik türden tiranları gözümüzde büyütürüz de kendi devrimizin tiranları bize sanki daha az zalimmiş gibi gelir. Dolayısıyla onlara duyduğumuz öfkeyi bugünkülere duymayız. Hatta öfke duymak şöyle dursun, –bazıları açısından– o tiranları sütten çıkmış ak kaşık gibi görmek, zemzemle yıkanmış kutsal bir varlık olarak kabul etmek adiyattan olur. Keşke Kur’ân’da portresi çizilen tiranlarla günümüzün tiranlarının detaylı bir karşılaştırması yapılabilse ve bunlar, söz ve icraatlarıyla mukayese edilebilselerdi! Muhtemelen geçmişte yaşamış tiranların bugünün tiranlarına göre bazı yönleri ile çok daha demokrat oldukları görülecekti.Evet, Kur’ân-ı Kerim, birçok âyet-i kerimede Hz. Nuh, Hz. Salih, Hz. Hûd, Hz. Şuayb, Hz. Musa gibi peygamberlerin kıssalarını anlatır ve bu kıssalarda peygamberler ile toplumun kaderine hâkim olan oligarşik azınlık arasında geçen konuşmalara yer verir. Bu diyaloglarda dikkat çeken şöyle bir husus vardır: O tiranların pek çoğu, her ne kadar peygamberlerle alay etseler, onlara farklı tehditler yöneltseler, ağır itham ve hakaretlerde bulunsalar da onlarla diyaloğa girmekten, onlara da söz hakkı vermekten kaçınmamışlar. Peygamberler kendi fikirlerini ortaya koyduklarında, kavimlerini dine, imana, Allah’a çağırdıklarında hemen onların üzerlerine çullanıp tepelerine binmemiş, derdest edip onları hapse atmamışlar. Şöyle böyle onlara kendilerini ifade etme imkânı vermişler. Birçok âyette, peygamberlerin kavimlerine yönelik ikaz ve nasihatlerine, onların da buna mukabil cevaplarına yer verilmiştir.