Hususiyle enaniyetin bir put hâline geldiği, herkesin taparcasına ona bağlandığı bir çağda, kurbiyet ve maiyyet gibi bir talebimiz varsa, öncelikle enaniyetten sıyrılma adına ciddi bir ceht ve gayret ortaya koymamız gerekiyor. Maalesef bu meseleleri kendi önemi ve ağırlığı içerisinde ele almadığımızdan manevî açıdan katedilmesi gereken mesafelerin hep berisinde kalıyoruz. Üzerinde yeterince düşünmediğimiz, bütün söz ve amellerimizi derince muhasebe ve murakabe süzgeçlerinden geçirmediğimiz için; en samimi görünen niyetlerin, en ihlaslı yaptığımızı zannettiğimiz ibadetlerin, büyük fedakârlık olarak gördüğümüz hizmetlerin içine bile benlik ve enaniyetin nasıl sinsice girdiğini göremiyoruz. Sürekli ve derinlikli bir mücadele olmadan nefsin oyunlarından salim kalınamaz, ihlas yakalanamaz. Önemli olan, bütün amelleri halisane yapabilmektir. Yapılan amellerin Allah katında değerler üstü değerlere ulaşması buna bağlıdır. Bunun dışında kalan her şey, mümin için abesle iştigaldir. Asıl olan, O’nun hoşnutluğudur, O’nun rızasıdır, O’nun sevgisine mazhariyettir. İnsan hayatı boyunca hep bunlara talip olmalı, bunları istemeli, bunların arkasında koşmalıdır. Eğer bütün arzu ve isteklerimizi bu noktaya yoğunlaştırabilir ve bunu başarabilirsek enaniyetimiz de tuz buz olacak, eriyip gidecektir.Arz etmeye çalıştığım bu hususları sürekli birbirimize hatırlatmalı, her yerde dile getirmeli ve bu noktada birbirimizi rehabilite etmeliyiz. Muhavere ve müzakerelerimiz az zemininden dışarıya kaydığı zaman kimseyi kırıp incitmeden onları hemen gerçek zeminine çekmeliyiz. Nimetlerin akıp geldiği kaynağı hiçbir zaman unutmamalıyız. Enaniyetlerimizden sıyrılarak her şeyi O’ndan bilir, bütün meselelerimizi O’na bağlı götürür ve halisane bir kulluk tavrı ortaya koyabilirsek, Allah küçüklüğümüze ve hiçliğimize bakmadan bugüne kadar lütfettiklerinin çok daha ötesinde nimetlerle bizi serfiraz kılacaktır. Zira çok küçük şeylere büyük vazifeler gördürmek O’nun şe’nindendir.