İkinci olarak, Rusya, komünist ihtilâlden sonra, özel mülkiyeti de lağvedememiştir. Her ne kadar ilk etapta bu sahada birtakım mecburî uygulamalara gidilmişse de, bunlar başarılı olamamış ve daha 1921’de Lenin, “Çalışın, işte fabrika, işte tezgâh!” diyerek, burjuva sınıfının varlığını kabul etmek zorunda kalmıştır.
İnsanda, kendi gayretinin neticesini görme temayülü vardır. Bu temayül yok edilemeyeceğine göre, ya kamçı zoruyla önlenmeye çalışılacak ya da insan, gizli gizli mal biriktirmeye yönelecektir. Rusya’da bunların her ikisi de olmuştur.
1917’de ücretler konusunda, “Gücüne göre herkesten (iş), ihtiyacına göre herkese (hak)” prensibini getirdiler. Bunda da başarılı olamadılar. Olamazlardı da, çünkü böyle bir şey yaratılışa tersti…
Herkül gibi güçlü, kuvvetli bir insanla, cılız bir insanı çalıştıracak, sonra da, cılız insana, ihtiyacı daha fazla diye üretimden daha fazla pay vereceksiniz. Bunu, dünyada kimsenin kabul etmeyeceği açıktır. Her şeyden önce, bu durumda güçlü olan çalışmaz, üretim durur ve ekonomik hayat da felce uğrar.
Yukarıda ifade edildiği gibi, insan, emeğinin karşılığını görmek ister, adalet ister. Öyleyse, herkes çalıştığının karşılığını almalı ve devlet, zayıfı, çalışamayanı korumalı; ayrıca, İslâm’da olduğu gibi, zekât, sadaka, karz-ı hasen müesseseleriyle fakir ve güçsüz kollanıp, sosyal adaletin yanı sıra, insanlar arasında denge, yardımlaşma ve dayanışmanın sağlanması cihetine gidilmelidir.
İnsan tabiatına ters olan bu sistem, tarihin en zalim sistemi olarak kitaplara geçmiştir. Fıtrata aykırılığını kamçıyla örtmeye çalışmış, on milyonlarca insanın kanına girmiş, toplama kampları kurmuştur. Herkesin peşine bir polis takmış ve ülke gelirlerinin önemli bir bölümünü hafiye teşkilatlarına ayırmıştır. Dolayısıyla da kendi idam fermanını bizzat kendi eliyle imzalamış ve neticede kanlı bir kâbus, kanlı bir hatıra olarak gelip geçmiştir.