O zamanlar hayat bizim için yepyeni bir güzellikle başlar, çevremizde her şey bahar naraları atmaya durur, meltemler Yusuf Nebi’nin gömleğinden kokular getirir, ırmaklar Eyyub Nebi’nin hayat havzıyla çağlardı.. ve bu dünyada âdeta bir ukbâ neşvesi yaşanırdı. Gündüzler ışığını güneşten, gönüller de ziyasını gökler ötesinden alırdı. Gönül gözleri, günebakan çiçekler gibi hep onu kollar, ruhlar günün eşref saatleri sayılan namaz vakitlerine kurulu yaşar ve sineler hep onun aşk u heyecanıyla çarpardı. Böylece günün her parçası farklı bir şehrâyin ve bir şölen gibi duyulur; her hafta, her ay, her sene bu millete aidiyeti cihetiyle farklı bir renklilik içinde gelir geçer; geliş geçişleriyle o tâli’li insanların başlarını okşar ve onlara her mevsim kim bilir kaç kere Cennet koridorlarında yürüdüklerini hatırlatırdı. Bu bahtiyarlar dünyasında her sabah âdeta bir “ba’sü ba’de’l-mevt” yaşanır, her öğlen, ayrı bir sıcaklıkla başlar üzerinde kendini hissettirir, her ikindi, bir meltem serinliğiyle dört bir yanı sarar, her akşam, bir sükût mûsıkîsi gibi gönüllerin derinliğinde duyulur ve bütün bir gün ötelere açık pencereleriyle herkese bir temâşâ zevki sunardı; sunardı da bu derinlik ve bu renklilik bir mânâda herkesi büyüler ve en katı kalbleri dahi ipekler gibi yumuşatırdı.
O günkü nesillerin her zaman pırıl pırıldı kalbleri, sımsıcaktı atmosferleri.. ve her tarafta sağlam bir güven ve huzur nümâyândı. Şimdilerde çokça şahit olduğumuz eşkıyalık, çetecilik, anarşi, zorbalık, derin devlet ve fâili meçhul… gibi konular hiç mi hiç bilinmezdi. Bilinmezdi, zira o zamanlar her yanda nizam, âhenk, hakkâniyet, adalet ve merhamet hâkimdi…