Bu devr-i dâimlerin her biri ayrı bir iklimde başlar, ayrı bir iklimde gelişir ve ayrı bir iklimde noktalanır. Bazen aynı mekânda olduğumuzu hissetmeyecek kadar bulunduğumuz yerden uzaklaşır; rüyalarda ve hülyalarda olduğu gibi, istediğimiz yöne uçar; istediğimiz yere konar; istediğimizi elde eder ve istediğimiz yerlere rahatlıkla varabiliriz. Bağımızda, bahçemizde dolaşıyor gibi göklere açılır, en mahrem noktalara ulaşırız. Ulaşırız da, bütün bütün karanlıklara kapanıp aydınlıklara uyanan gözlerimiz, bir adım ötede vuslata erecek gibi buğu buğu sevinçle açılıp kapanmaya başlar.
Bu kuşakta duyuşlar, davranışlar, hatta kelime ve sözler, kelime ve sözlerin meydana getirdiği ses hevenkleri, renk desenleri bildiğimiz mânâlardan bambaşka şeyler fısıldarlar bizlere. Bütünüyle tabiîlikten fevkalâdeliğe, alelâdelikten hârikulâdeliğe yükselebildiğimiz bu noktada, hislerimizin, etraftaki canlı güzelliklerle coşup “Hû Hû” dediğini duyar ve bu seslerin, âdeta içimizdeki aşk ateşine üfleyip onu daha da alevlendirdiğini hissederiz. Gönüllerimiz Mutlak Sevgili’nin ateşten şivesiyle dolar ve artık bütün sesler kesilir; duyulup hissedilen sadece ve sadece O’nun varlığından akseden ışıkların gölgelerinden ibaret kalır.
Asırlarca, bu mübarek dünyaya hayat üfleyen mâbed, bugün boynu buruk, ruhunun çizgilerini şerhedecek mânâ mimarlarını beklemenin yanında, ses-söz üstadı gönül erleriyle kuruluş niyetine esas teşkil eden buudlara ulaştırılmayı da beklemektedir.
Bilmem ki, bamteli kopmuş mâbedi, kim imar ederek eski hüviyetine ulaştırıp, yeniden gürül gürül seslendirecek? Kim bu hırıl hırıl sesleri akort edip ruhları coşturan nağmeler hâline getirecek? Kim kaybettiğimiz mâbedi yeniden bize iade edecek..?
Alâkalıların böyle bir şeye gücü yeter veya yetmez; mâbed hanendeleri, birkaç asırlık boşluğu aşarak sesleriyle, soluklarıyla mâbede refakat eder veya edemezler.. bunlar ayrı mesele; mâbedin asırlık gurbetine son verilmesi ise tamamen ayrı mesele…