Gönüllerin ışığa açık olması ölçüsünde mâbeddeki ses, söz ve aydınlık bazen hislerimizi coşturarak bizi lezzetten lezzete, heyecandan heyecana; imandan aşka, aşktan fedakârlığa götürür ve bize kol kanat olur yükseltir. Bazen ruhun sezebileceği bir dille vuslat şevkini fısıldar. Bazen ruhlarımıza Cennet ırmaklarının çağıltılarını, Cennet bülbüllerinin nağmelerini duyurur ve salım salım salınan Cennet ağaçlarının altında dolaştırır. Bazen bizleri, bütün güzelliklerin kaynağı Sonsuz Güzellik’e ulaştırmak için, tüneller açar, köprüler kurar ve tüp geçitlerle iki dünyanın iki yakasını birbirine bağlıyor gibi buradan ötelere menfezler açar; hayale bir kısım müphem tasavvurlar verir ve onu şahlandırır.
Mâbedde, ibadet ü taat, evrâd u ezkâr gibi hususlarda görülen yeknesak davranışlar, zahiren aynı sayılsa bile, bir manzumenin rediflerinde olduğu gibi, sonsuz duygu ve düşünce nazmında, o duygu ve düşüncenin esas unsuru ve ayakları gibidirler. Her tekrar edişte insan, bildiğinin çehresinde bilmediklerini görür, aklın idrak ettikleriyle vicdanın duyuşlarını iç içe yaşar ve bu aynilikte hep bir gayrilik ve tazelik duyar.
Bazen mihrap, minber veya arkadaki maksurelerden birisinden yükselen yeni bir ses, mâbedin o hafiften ve inceden tekrar edip durduğu nakaratla bütünleşince, geçeceğimiz yollara, tünellere, geçitlere ışıklar saçılmış gibi olur ve yeni bir yürüyüş komutu almışçasına, ayrı bir buuda doğru, değişik bir ritimde harekete geçeriz.
Bazen minberlerden, mihraplardan yükselen seslere, cemaat de ruhlarının heyecanını haykırarak katılır. O zaman mâbed sanki, göklerin bütün mânâ, ruh ve usaresini gönüllere boşaltmak için, öte öte çatlayan bir bülbül, bir ağustos böceği gibi bütün hamlelerini kullanarak ses olur, soluk olur, gerilir ve yırtılacak hale gelir. Ama yırtılmaz; yeni bir perdeye atlar ve çığlıklarına devam eder.