Bizler, mâbedden yükselen bu sesleri, var olmanın mânâ, gaye ve esası olarak, gönüllerimizden taşan birer feryat hâlinde duyar, ruhumuzun kubbesinin delindiğini hisseder ve âdeta birer ışık, birer hava gibi, uçup göklerin ezelî şevkine ulaştığımızı, iç dünyamızın ilâhî esintilerle sarıldığını sezer ve kendimizden geçeriz. Kulaklarımızda çınlayan her ses, gözlerimizin önünde tüllenen her mânâ, başımızın üstünde muhteşem, azametli kubbeler kuruyor gibi olur ve farkına varmadan kendimizi sonsuzluğa açılan heybetli kapıların önünde buluruz. Bu esnada her birimiz, bulunduğumuz yerlerden sıyrılır, yükselir, herkesin ve her şeyin üstünde kanat germiş ve gölgemizi cemaatin başına salmış gibi oluruz.
Bazen içinde bulunduğumuz halkada, öne-arkaya, sağa-sola o kadar genişler, o kadar yayılır ve o kadar uzarız ki, mesafeler sıkışır ve buudlar çatlayacak hâle gelir. Bu noktada, kendimizi, meleklerle, ruhanîlerle, cinlerle sayılmazlığa ulaşmış bir cemaat içinde ve bir bilinmez metafda tavaf ediyor gibi görür; var olmanın gerçek gayesini, hayatın hakikî lezzetini ve lezzetlerin sonsuzlaştığını anlar, duyar ve yaşarız.
Her defasında bu duyup hissettiklerimize esas teşkil eden, farklı ses, farklı söz, farklı eda ve farklı şivelerin tesir ve rehberliğinde yeni yeni kâinatlar keşfediyor gibi olur; gönül gözlerimize açılan menfezlerden, bilmediğimiz âlemlere dair güzellikleri seyre dalar; ovalardan yamaçlara, tepelerden vadilere doğru koşmaya başlar ve bir çocuk hiffeti içinde haykırıp naralar atmak isteriz. Ara sıra rehberin değişik komutlarıyla başka iklimlere açılır, yeni yeni temâşâlara koyulur; dağları, tepeleri aşar; ovalara, vâdîlere uğrar; baharla kucaklaşır, yazın en tatlı râyihalarını koklar, sonbaharı selâmlar ve ikinci bahara yelken açarız.