Sonra اَلْأَنْهَارُ “nehirler” geliyor. Demek ki tek bir nehir değil, her biri insanın değişik latifelerine bakan farklı nehirler. Yani bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen sütten nehirler, rahatsızlık vermeyen, sekir verme hususiyeti olmayan şaraptan nehirler, süzme baldan nehirler.. Evet, Kur’ân, nehirler sözü ile orada bu kabîlden pek çok nehir olduğunu işaretlemektedir.
İhsan-ı ilâhî ve Cennet nimetlerinin anlatıldığı bu gibi yerlerde biz, insanın çeşitli zevk alma kabiliyetlerinin hepsine cevap verme adına eltâf-ı ilâhiyenin ne kadar çok olduğunu anlıyoruz. “Cennet Risalesi”nde, “Cennet hurilerinin yetmiş hulle altında bacaklarındaki ilikleri görülür.”[5] hadis-i şerifini izah ederken Hazreti Üstad özetle der ki:[6] Bu yetmiş hulle, insanda bir o kadar zevkin ifadesidir; yani bu, insanın o kadar ezvâk donanımına ve o kadar arzusuna cevap verebilecek bir güzelliğin resmedilmesidir. Bunun gibi, Cennet’te o kadar nehirler var ki, bunların her biri, insanın içinde şu anda keşfedemediği bir arzusuna cevap teşkil edecek çaptadır.
Görüldüğü gibi, أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ cümlesinin tamamının, o fevkalâde derinliğiyle bir tecâvüb, teânuk ve tasanüdü işaretlediği açıktır.
Ardından gelen cümle: كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا “Ne zaman o cennetlerin meyvelerinden kendilerine bir şey ikram edilse: ‘Bu daha önce de bize sunulan şey!’ derler. (Oysa bu, onun aynısı olmayıp) benzeri olarak kendilerine sunulmuştur.”