İçeriğe geç

Binaenaleyh “mümesselün leh” olan kimselerin dimağında, bunlardan biri geldiği zaman ötekisini hatırlatacak, ötekisi geldiği zaman da berikisini anlatacaktır. Öyle ki biri ra’d dediğinde hemen onlarda bir ürperti, bir titreme hâsıl olacak, şimşek denince de gözleri kamaşacak ve zulümât içinde zulümâttan başka bir de ra’d ve berkle dehşet ve endişeye kapılacaklardır. Ayrıca burada, zulümâttan sonra ra’d ve berk kelimelerinin gelmesi, onlarca ayrı bir telaş sebebine işaret eder; zira zulümât temadi etse ve onlar hiçbir şey görmeseler, yani şimşek çakmasa, ufukları aydınlanmasa, gidecekleri yeri açık seçik görmese ve herhangi bir gürültü duymasalar… bir bakıma o sessizliğe alışacaklarını düşünürler. Demek ki onlar için iş sadece zulümâtla bitmiyor. Bir de ra’d ve berk problemi var.

“İşte böyle metruk ve ciddi bir suizan içinde, Allah hakkında azıcık iman belirtileri varsa onu da kaybeden bu yığın, acaba ne hâldeler?” gibi hemen akla gelebilecek bir soruya cevap olarak isti’nâf cümlesiyle şöyle buyruluyor:

يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللّٰهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ “(Yıldırımların verdiği dehşetle) ölüm korkusundan, parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Ne ki, Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.”

يَجْعَلُونَ fiil-i muzâridir. Teceddüde delâlet eder. Demek ki tekrar ber tekrar ra’d ü berk de birbirini takip ediyor, onlar da bir türlü zulümâttan kurtulamıyorlardı; kurtulamıyor ve mütemadiyen ellerini kulaklarına götürüp duruyorlardı. Bu anlamda muzâri kipi hem hâle hem de istikbale delâleti itibarıyla tabloya farklı bir canlılık kazandırmaktadır. Öyle ki temadi edip giden hâdiselerin peşi peşine sebep-netice, illet-malûl cereyanı fikrini veriyor gibidir. Konuyu hayalen takip ettiğimizde karşımızda ürperti içinde sık sık ellerini kulaklarına götüren bir gürûh canlanmaktadır.

394