Ayrıca araz yani hastalık insanda arizîdir, sıhhat ise asıldır. Maddî-mânevî yapısıyla insan dünyaya gelirken sıhhatli olarak gelir. Maddî-mânevî arızalar, hastalıklar insanların kesbi, Allah’ın da yaratmasıyla sonradan ârız olur. Öyleyse Kur’ân: فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ ifade buyururken, “İçlerinde kesblerine mütevakkıf Allah’ın yarattığı, selim fıtratlarını bozan bir hastalık var.” demektedir. مَرَضٌ kelimesinin tenvin-i tenkîrle gelmesi, kendileri tarafından bilinemeyen bir hastalık veya beşer tarafından zor sezilen bir hastalık olduğunu gösterir. Zira bu hastalık, onların kalbî rahatsızlıklarından doğup bütün ledünniyatlarına hâkim olan ve psikolojinin çeşitli dallarıyla ele alındığında ancak anlaşılabilen bir hastalıktır. İşte bu yaklaşımdan hareketle diyoruz ki, onlarda anlaşılması çok zor bir hastalık vardır.
O zaman فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ cümlesine şöyle mânâ verebiliriz: Onların; önce kalblerinde başlayıp, sonra bütün iç dünyalarını saran, yayılıp genişleyen, derken bedenin bütün fakültelerini çepeçevre ihata eden ve fıtrat-ı asliyelerini bozan, anlaşılması zor, tam kavranamaz bir marazları var. İçlerinde öyle bir marazın olması, görme, duyma, hissetme ve sair bütün duygu ve düşünce ahenklerinin bozulması gibi bir sonuç doğuracağından, doğruyu görememe ve duyamama gibi komplikasyonlara sebebiyet verecektir.
Ayrıca, فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا ve يُخَادِعُونَ اللّٰهَ âyetleri arasında tam bir tekâbülün (mukâbele) olduğu görülmektedir. Şöyle ki: Onlar Allah’a muhâdaa ederler, فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا “Allah da onların marazlarını artırır.” şeklinde bir mütekabiliyet söz konusudur.
Burada ف’nin sebebiyet mânâsına oluşundan şunu anlamak da mümkündür: Onlar hastalıklarını bilemedikleri için, tedavi yoluna da tasaddi edememişlerdi ki, kendilerinin sebebiyet verdiği içlerindeki bu gizli hastalık, bütün vücudu sarıvermişti de farkına varamamışlardı. Allah da (celle celâluhu) kalblerindeki bu hastalıkları artırdıkça artırmıştı.