Mesela, hemen bidayette إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ – “Yalnız Sana ibadet eder, yardımı da yalnız Senden bekleriz.” (Fâtiha sûresi, 1/5) misakını hatırlatan يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetini görmekteyiz. Yani Cenab-ı Hak burada: “Ey insanlar ibadet edin.” diyor, biz de icabet etmiş bir ümmet olarak إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ’le icabetimizi ilan ediyoruz. Bunun gibi orada daire-i rubûbiyetini bizlere Rabbü’l-âlemîn unvanıyla tanıttırmasına karşılık, burada da daire-i rubûbiyetteki tasarrufunu رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ “sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbiniz” şeklinde ihtar ediyor. Binaenaleyh burada farklı bir kısım hakikatler anlatılsa da, onun mâkabliyle sıkı bir münasebetinin bulunduğu sezilebiliyor.
Burada diğer bir münasebet şekli de şudur: Bu makta’a kadar üç zümrenin veyahut da kendi içinde öncüler ve mukallitler olmak üzere her sınıfın iki kısma ayrılması itibarıyla altı zümrenin icmalî durumlarından bahsettikten sonra, mü’minler, kâfirler ve münafıklar olarak hepsini birden ubûdiyete davet ediş söz konusudur. Bu davette, bundan sonraki makta’da anlatılan dört büyük hakikat, ta Hazreti Âdem’den bu yana hiç değişmeyen tek hakikat olarak vurgulanmaktadır ki o da şudur:
Daire-i rubûbiyet içinde Allah’a ibadet etmekle ulûhiyeti hatırlatmak ki, يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا ifadesi işte bunu ihtar etmektedir; sonra ikinci rükün olarak, tekvinî âyetlerin şerhi ve tefsiri olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan hatırlatılmakta; üçüncü olarak Kur’ân’la risaleti müeyyed olan Peygamberimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dikkat çekilmekte, sonra da, buna karşı inat ve inkârla mukabele etmekle azab-ı nîrâna; ona mukabil, iman edip sâlih amellerde bulunmak suretiyle de bağıstan-ı cinâna istihkak kesbedileceği vurgulanmaktadır.