Bundan başka, münafıklarla alâkalı yukarıda geçen âyet-i kerimede, akideden muamelatın teferruatına, ondan da ahlâkî değerlere kadar sınıflar arasında fark gözetmeyi esas alma gibi korkunç bir inhiraf müşâhede edilmektedir. Tabi ki, kendilerine has bir iman iddiasında bulunurlarsa böyle bir imana bağlı ferdî, ailevî ve içtimaî hayatı ilgilendirecek ne kadar saha varsa o sahaların hemen hepsinde ciddi bir farklılık kendini gösterecektir. O anlayışa göre içtimaî nizam ele alındığında, tamamen maddî olan böyle bir nizamın temelinde ekonominin ve maddî refahın yattığı görülecektir. Bu anlayış itibarıyla da münafıkların içtimaî hayattaki refah ve saadet telakkileri tamamen maddî durumun mükemmeliyetine bağlı olacaktır.
Buna mukabil, inanan insana göre huzur sadece maddiyatın mükemmelliğiyle değildir; o, Allah’a ve ahirete iman kaynaklı, öyle sağlam dayanaklıdır ki, insan bin mahrumiyet içinde bulunsa da onu duyar. Evet, mü’minin düşünce dünyasının temelinde Allah’a iman, peygambere iman ve ahirete iman yatmaktadır. Diğer bütün değerler, teferruat kabilindendir ve zatî kıymetleri de ona göredir.
Bu âyet-i kerimede de وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَۤا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُۤوا أَنُؤْمِنُ كَمَۤا اٰمَنَ السُّفَهَۤاءُ أَلَۤا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَۤاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ denilerek, mü’minlerin emr-i bi’l-ma’ruf vazifesiyle münafıklara olan nasihatleri, hususiyle mü’minlerin en büyük temsilcisi olan Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara karşı irşadkâr ifadeleri, onların Müslümanlara ve Efendimiz’e aşağılayıcı bir üslupla mukabele etmeleri ve ardından mü’minler tebrie edilip asıl sefihlerin/beyinsizlerin kimler olduğu vurgulanmaktadır. Sanki bu âyet-i kerimede mü’minler ile münafıklar arasında bir diyalog kurulmakta ve önce mü’minler konuşmakta, sonra da münafıklar onlara cevap mahiyetinde mukabelede bulunmaktadır. Neticede ise Allah (celle celâluhu) her iki kesim hakkında hükmünü vermektedir.