Şunu da hemen belirtmeliyim ki, Hazreti Mevlâna, başta peder-i muhteremleri Sultanü’l-Ulemâ olmak üzere, pek çok feyiz kaynağından istifade etmiş, seleflerinin büyük çoğunluğunu geride bırakmış ve ummanlar gibi köpüren aşk u şevkiyle her zaman Allah’a yakın durmanın yanında hep insanların içinde olmuş ve kendini asla onların üstünde görmemiş; hayat-ı seniyyelerinde bizzat, ötelere yürüdükten sonra da eserleriyle Hazreti Sultanü’l-Enbiyâ’nın ruhanî hayatlarının vesâyetinde bir “kutbü’l-irşad” vazifesi görmüş; çok geniş alanlı, geniş zamanlı tesiri olan ender simalardan biridir.
Hazreti Pir’in, sofîler arasında bilinen şekliyle müridliği, dervişliği, postnişinliği ve şeyhliği söz konusu değildir. O, temel unsurları Kitap, Sünnet ve selef-i salihin olan irşadla alâkalı şahsî içtihatlarıyla, tecdit televvünlü yeni bir yöntem geliştirmiş; farklı bir ses ve solukla hem çağının insanlarını, hem de daha sonrakileri yepyeni bir mâide-i semaviyede buluşturmuştur. O, Allah’la münasebetlerinde bir aşk u iştiyak insanıdır; Allah’tan ötürü kendisine teveccüh edenler karşısında da bir muhabbetullah sâkisidir; evet eğer onun, Divan-ı eş’âr’ının ruhu sıkılıp sağılacak olsa gökteki sıkışmış bulutlardan rahmet boşaldığı gibi ondan da muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlullah sağanakları boşalacaktır. Onun ruhundan fışkıran ve Hüsamettin Çelebi vasıtasıyla kitaplaştırılan en câmi ve büyük ölçüde de didaktik eseri “Mesnevî”, bu yüksek aşk u muhabbet tufanının tenezzül dalga boyunda ve bizim de özünü duyabileceğimiz bir şaheser; “Divan-ı Kebîr” ise, Hazret’in kametine göre bir aşk u iştiyak tufanı mesabesindedir.