Hazret, Asya kıtasında iç içe içtimaî, siyasî ve askerî bunalımların yaşandığı 1207 yılında Belh bölgesinde hayata gözlerini açtı. Babası, Şeyh Muhammed Bahâüddin es-Sıddîkî ki, Hazreti Ebû Bekir’in onuncu derecede torunuydu. Merhum Tâhiru’l-Mevlevî’ye göre, valide-i mükerremeleri de Efendimiz’in soyundan ayrı bir şecere-i mübarekenin meyvesiydi. Baba, bulunduğu bölgede “Sultanü’l-Ulemâ” unvanıyla yâd edilen bir Peygamber vârisi ve bir hakikat eriydi. Pek çok hak dostu gibi o da doğup büyüdüğü yerde hazmedilememiş, hatta hırpalanmış ve bir mânâda göçe zorlanmıştı. Bu itibarla da, maskat-ı re’si olan Harzemlilerin ülkesinden ayrılmış; upuzun bir müsaferet ve ikamet fasılları yaşamış: Hicaz’a uğramış, bir miktar Şam’da ikamet etmiş, bir hayli sulehânın yanında, Muhyiddin İbn Arabî gibi mümtaz şahsiyetlerle görüşmüş; görüşmüş ve feyiz alıp feyiz vermiş. Onunla beraber dünyevî yaşı itibarıyla henüz altı-yedi yaşına yeni basmış bulunan büyük ruhlu küçük Mevlâna da zatına has o derin tecessüs ve tefahhus hisleriyle gördüklerini gayet net fotoğraflamış, çevresini iyi okumuş, bilhassa Hazreti Muhyiddin’in esrarlı dünyasına –tabiî yaşının müsaadesi ölçüsünde– nüfuz ederek onun sohbetiyle ayrı bir insibağ yaşamış; ondan iltifat görmüş ve teveccühlerine mazhar olmuş.. böylece oldukça sıkıntılı fakat değişik mevhibe ve vâridlere açık hedefi meçhul bu bereketli hicrette Hazreti İbrahim, Hazreti Musa ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhim salavâtullahi ve selâmuhu mil’elarzi ve mil’essema) gibi hep bereket bulmuş, hep lütuf görmüş ve kazâya rıza sayesinde adı konmamış ihsanlara mazhar olmuştur.