Aydınlık Dünden Aydınlık Yarınlara
Biz, asırlar ve asırlar boyu hayatımızı, hemen her zaman teneffüs edegeldiğimiz bir sonsuzluk mülâhazasına bağlı yaşadık. Yapıp ettiğimiz her şey bizde, zaman üstü hisleri tetikliyor, hayallerimizi harekete geçirip bizi pırıl pırıl bir geçmiş ve mutlu bir gelecek içinde dolaştırıyor, ruhlarımıza yaşadığımız/yaşayacağımız yılları-asırları o farklı güzellikleriyle duyuruyor ve bizi engin bir temâşâ zevkine dönüşen hülyalar içinde gezdiriyordu. Yaşanan her güzellik ve onların hatırlattıkları, çağrıştırdıkları, bir gül gibi nefis kokularıyla ufkumuzu sarıyor, yumuşak bir ipek gibi başımızı okşuyor, bize âdeta fâniliğimizi unutturuyor ve gönül gözlerimize bekâ ziyası çalarak ruhlarımıza ötelerin neşvesini tattırıyordu. Öyle ki, çok defa burayı ve öteleri bir çağlayanın bu başı ve öbür ucu gibi görüyor ve hiç mi hiç bir bitiş ve tükeniş mülâhazasına takılmıyorduk.
Bir bir gelen varlıkların geldikleri gibi bir bir gidişini –kaynağı varlık ve hâdiselerin kendi kültür ortamımıza göre yorumu– gayet normal ve yumuşak buluyor, hatta bu sırlı seyahati bir vuslata bağlı telâkki ettiğimizden derin bir inşirah duyuyor ve bu yoldaki hareketleri, yer değiştirmeleri, vazifeden terhis ve hizmet zahmetinden azat olup ilâhî teveccüh ve mükâfat âlemlerine yürüme şeklinde görüyorduk.