Günümüzde de öyle görenler vardır, ama o günler ve o günün derin insanları bir başkaydı; bir başka görürlerdi onlar burayı ve öteleri, ölümü, Hakk’a yürümeyi, dünyaya veda etmeyi, öbür âleme “merhaba” demeyi. Kendilerini idrak ettikçe bir imtihan heyecanı sarardı ruhlarını, kazanıp kazanamama hesabıyla geçirirlerdi ömürlerini. Duygu ve düşünce dünyalarında hep mehâfet ve mehâbet, sinelerinde sevgi ve iştiyak, gözleri Hakk’ın rahmetinde, gönülleri recâ duygusuyla meşbû, bambaşka hislerle dolar-taşar ve bu hislerle “şeb-i arûs”a yürüyor gibi yürürlerdi bu cihanın ötesine. Onlar, çok defa korksalar da her zaman ümitli ve hep tetikteydiler; zira biliyorlardı bu hayatın muvakkat olduğunu, ömürlerinin kısalığını, görülüp duyulan, zevk edilip yaşanan şeylerin fenâ ve zevâlini, kendilerine “çık” denecek zamanın belirsizliğini. Tetikte oldukları kadar da ümitliydiler, çünkü yol belli, hedef açık ve varılacak yer de malumdu. İmanları, mânevî donanımları, apaçık ve engin vicdanları, onlara, dar tabiî yapılarının çok çok üstünde farklı şeyler fısıldıyor ve önlerine ışıklar saçıyordu.
Kendilerini, kendi sınırlı duyuş ve sezişlerinin darlığına mahkûm edip topyekün mevcudâtı, umum ilâhî âyâtı böyle dar bir perspektiften seyir bahtsızlığı yaşayan ve ömürlerini cismaniyet ve bedenin karanlık koridorlarında tüketenler sinelerini dövüp âh u efgan etsinler; iman erleri her sabah, her akşam pırıl pırıl duygularla yepyeni bir âleme yürür, her zaman ötelere açık durur, karşılaşacakları sürprizlere “eyvallah” der, belâ ve musibetleri sabır imbiklerinde tadil ederek onları dahi birer arınma kurnası gibi değerlendirir; güzelleri güzel görür, hamd ü senâlarla derinleştirir; çirkin görünen şeylerin çehrelerine vicdanın ziyasından güzellikler çalar ve bütün ömürlerini rengârenk bir atmosferde yaşamasını bilirler.