Hazreti Mevlâna, hep Allah’a koşmuş ve başkalarını da koşturmuş bir hak eri; her zaman aşk u şevk ile coşmuş ve çevresine sevgi meşk ederek onları da coşturmuş dengeli bir cezbe insanı.. mârifeti, muhabbeti ve aşk u şevki yanında aynı zamanda tam bir mehâfet ve mehâbet kahramanı.. herkesi Hakk’a ve o kutlu sona çağıran bülend-âvâz bir münadi.. rızası, Hak rızasının eseri ve aşk u iştiyakı da Hak teveccühünün tezahürü bir üstad-ı câmi idi. Evet o, çağına seslendiği aynı anda o Muhammedî ses ve nefesini asırlar ötesine de duyurabilmiş; kendi çağının tâli’lilerini tenbih etmenin yanında günümüzün insanlarını da uyarmasını bilmiş büyülü bir nefesti. Allah onu önemli bir hizmette istihdam ediyordu ve bu önemli misyonuna göre de, içi ve dışı itibarıyla fevkalâde bir donanımla şereflendirmişti: Kalbi envâr-ı ilâhiye ile pürnur, özü hikmet cevherleriyle ışıktan bir fağfur, sırrı esrar-ı lâhutla mâmur, basireti de ziya-yı hâssla münevver idi.
Bu ufkuyla Hazreti Rûmî, kendi çağında irşad dairesinin merkez noktasında âdeta bir Kutup Yıldızı, feyiz kaynağı olan hakikat-i Ahmediye’nin ziyası sayesinde binlercenin-yüz binlercenin şem’ine pervane oldukları bir vilâyet çerağı, insanî kemalâta yürüyenlerin yanıltmaz pişdârı, Kur’ân hakikatlerinin müdakkik bir müfessiri, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi vesellem) aşk u şevkinin coşkun bir tercümanı ve herkese Allah’ı sevdirmenin de büyülü bir lisanıydı. Onun atmosferine girenler sonsuz huzura erer, onun ufkundan Kur’ân’a bakanlar Asr-ı Saadet’i görmüş gibi birdenbire başkalaşır, etrafındaki gürûh-u encüme Hak âyâtını tefsir ederken bütün sineler aydınlanır, o “Allah” derken âdeta gökler deliniverir de semanın esrarı arza boşalıyor gibi olurdu.