Binaenaleyh, mümkünse, her gün sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn efendilerimize ait, evet, gerçekten İslâmî hayatı yaşamış o insanlardan bir kısım sayfalar mütalâa ederek, hayatımızı onlarla renklendirmeli ve çarşıya, pazara öyle çıkmalıyız. Bu sayede, hem zaman zaman gönül dünyamız düzelecek hem de gerçek gönül insanları olan sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiînle kendimizi mukayese etme fırsatını bulacağız: “Onlar da Müslüman’dı, biz de Müslüman’ız; onlar nasıl öyle olmuştu, biz neden böyleyiz?” gibi mülâhaza ve murâkabelerle yenilenebileceğimizi tahmin ediyorum; hiç olmazsa haftada birkaç defa bu şekilde bir incelme ve kalblerin yumuşaması, -inşâallah- içimizde yer yer mevcudiyetini hissettiğimiz pasları izale edip giderecektir. Biz de bu sayede kalbimize akseden ilâhî tecellîleri, bütün aydınlığıyla duyacak ve şeytanın vesveselerinin dışında, uzağında kalabileceğiz. Bu durum bazen bir şahsı dinleme, bazen Kur’ân okuma, bazen de tefsirleri karıştırma şeklinde olabilir… Yenilenme şeklinde sınır yok ama, bizim buna en az hava, su ve ekmek kadar ihtiyacımız var.
Evet, yüreğimizi hoplatacak bir insanı dinlemek, onunla diz dize gelmek, “Bize nasihat et!” demek; kalbimizde, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sadık dostlarını bir kere daha duymak, bizi ayakta tutacak dinamiklerdendir. Sakın sakın, ülfet ve ünsiyet hastalığı ile: “Ben bunu biliyorum, bir kere daha, okusam ne olur okumasam ne olur?” demeyelim. “Dinlesem ne olur, dinlemesem ne olur?” demek bir gaflet, bir aldanmışlıktır. İhtiyacın tekerrür etmesiyle yemenin içmenin tekerrür etmesi gibi, mânevî hayatımızın, kalb, vicdan ve sair duygularımızın da bu türlü şeylerle beslenmeye ihtiyacı vardır.