Ama soralım kendimize, acaba biz bu ölçüde sadakat ve vefa ile hiç ayrılmadan o kapının önünde devam edebildik mi? Yılmadan, yılgınlık göstermeden, darılmadan o kapıda dişimizi sıkıp dayanabildik mi? Yoksa bir kere kapı yüzümüze kapandı diye bozulduk mu? Kâinattaki hâdiseler bizim çürük hendesemize göre cereyan etmedi diye sadakatsizlik yaptık mı? Hâlbuki لَا تَجْرِي السُّفُنُ عَلَى مَا تَشْتَهيِ النُّفُوسُ “Gemiler, nefis, heves ve arzulara göre cereyan etmez.” Ayrıca onların dümeni başkasının elindedir, o derya başkadır.. o deryada umum sefinelere hükmeden de başkasıdır.. onlar hevesatımıza göre cereyan etmezler, O’nun istek ve emirlerine göre cereyan ederler. مَا شَاءَ اللّٰهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ“O, neyi dilerse o olur, ‘Olma!’ dediği şey de olmaz.”2 Bu, Allah Resûlü’nün bize, Cenâb-ı Hakk’a teslim olmayı ifade eden nurlu beyanlarından bir beyandır ki, sabah akşam virdlerimiz içinde tekrar eder dururuz.
Allah’a asker olmak istiyorsak, tasavvufî ifadesiyle, “fenâ fillah” olma mecburiyetindeyiz. Ayrıca bütün güzellikleri, bütün mehasini Allah’tan bilme, hizmetteki bütün duraklamaları, bütün tevakkufları, bütün falso ve fiyaskoları da nefsimizden bilme mecburiyetindeyiz… Zaten Kur’ân da öyle buyuruyor: أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَۤا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ 3مَۤا
Başka bir yerde de mealen: “Başınıza ne musibet geldi ise, o, ellerinizin kazancı iledir; kaldı ki Allah çoğunu da affediyor.”4 deniliyor.