Aynen öyle de: Sâni-i Hakîm, cenneti ve dünyayı, gökleri ve yeri, bitki ve hayvanları, cinleri ve insanları, melek ve ruhanileri, küllî-cüzî her şeyi isimlerinin tecellileriyle şekillendirir, düzene koyar, onlara belli birer sınır ve miktar belirler. Böylece her şeyi tam bir ölçü ile takdir edip yaratan Mukaddir, her şeyi en güzel şekilde düzenleyen Munazzım, yarattıklarına en güzel sureti veren Musavvir isimlerini okutur. Umumi şekillerinin sınırını öyle bir tarzda belirler ki, Alîm ve Hakîm isimlerini gösterir. Sonra ilim ve hikmet cetveliyle, o sınır içinde o şeyin tasvirine başlar. Bunu öyle bir şekilde yapar ki, sanat ve inayet mânâlarını, Sâni ve Kerim isimlerini gösterir. Sonra sanatın parlak eliyle, inayetin fırçasıyla o suretin -eğer bir tek insan ve bir tek çiçek ise- göz, kulak, yaprak, püskül gibi uzuvlarına ve kısımlarına bir güzellik ve ziynet rengi verir. Eğer yeryüzü ise madenlerini, bitkilerini ve hayvanlarını bir güzellik ve ziynet rengine boyar. Eğer cennet ise bağlarına, köşklerine, hurilerine aynı rengi verir... Başka örnekleri de kıyasla.
Hem onu öyle bir tarzda süsleyip nurlandırır, lütuf ve kerem mânâları onda o derece hükmeder ki, âdeta o süslenmiş, nurlanmış sanatlı varlık, cisme bürünmüş bir lütuf ve kerem haline gelir. Latif ve Kerim isimlerini zikreder. Sonra o lütuf ve keremi şu cilveye sevk eden, elbette kendini sevdirme ve tanıtma iradesidir, canlılara sevdirme ve şuur sahiplerine bildirme vasıflarıdır ki, Latif ve Kerim isimlerinin arkasında Vedûd ve Maruf isimlerini okutur, sanatlı varlıkların hal diliyle ilan eder. Ardından o ziynetli ve güzel varlığı leziz meyveler ve sevimli neticelerle süsleyip onları ziynetten nimete, lütuftan rahmete çevirir. Mün’im ve Rahîm isimlerini okutur ve zahirî perdeler arkasında o iki ismin cilvesini gösterir. Sonra Rahîm ve Kerim isimlerini, o hiçbir şeye muhtaç olmayan, mutlak müstağni Zât’ta bu cilveye sevk eden, elbette merhamet ve şefkat gösterme vasıflarıdır ki, Hannan ve Rahman isimlerini okutur. Şu merhamet ve şefkat gösterme mânâlarını tecelliye sevk eden, elbette zâta ait bir güzellik ve kemâldir ki, açığa çıkmak ister. Cemîl ismini ve o ismin mânen kapsadığı Vedûd ve Rahîm isimlerini okutur. Çünkü cemâl, yani güzellik bizzat sevilir. Cemâl sahibi ve cemâl, kendi kendini sever. O hem güzellik hem aşktır. Kemâl de bizzat mahbubdur, sebepsiz sevilir. Hem seven hem sevilendir.