İkinci bir yönü de şudur: Cinlerin ve insanların, hatta şeytanların fikirlerinin, gayretlerinin neticesi olan medeniyet, felsefe ve yabancı edebiyat, Kur’an’ın hükümleri, hikmeti ve belâgati karşısında acizdir, demektir. Bunun da örneğini gösterdik.
Üçüncü Cilve
Kur’an-ı Hakîm, insanlığın her asırdaki her bir tabakasına âdeta doğrudan doğruya, yalnız hususi olarak o tabakaya inmiş gibi hitap eder. Evet, insanlığı bütün tabakalarıyla en yüksek, en ince ve derin ilim olan imana, en geniş ve nurlu ders olan Cenâb-ı Hakk’ı bilmeye, en mühim ve çeşitli malumat olan İslam’ın hükümlerine davet eden Kur’an’ın her insan tabakasına, her topluluğa, onların seviyesine uygun bir ders vermesi şarttır. Halbuki Kur’an’ın dersi birdir, ayrı ayrı değil. Öyleyse aynı derste farklı tabakalar bulunması lâzımdır. Derecesine göre her tabaka, Kur’an’ın bir perdesinden dersini, hissesini alır. Şu hakikatin pek çok örneğini zikrettik. Onlara bakılabilir. Burada yalnız meselenin bir-iki kısmına ve bir-iki tabakanın Kur’an’ın dersinden hissesine işaret edeceğiz:
Mesela,
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ
En kalabalık tabaka olan avam tabakasının bu ayetlerden alacağı hisse şudur: “Cenâb-ı Hak, baba ve evlattan, eşten ve benzerden münezzehtir, uzak ve yücedir.”
Daha orta derecede bir tabaka, bundan İsa Aleyhisselam’ın, meleklerin ve doğurmaya kabiliyetli varlıkların ilahlıklarının reddini anlar. Çünkü imkânsız bir şeyi reddetmek görünüşte faydasız olduğundan, belâgatte fayda sağlayacak bir hükmün gereği kastedilir. İşte cismaniyete has olan doğmayı ve doğurmayı reddetmekten kasıt, babası, evladı ve eşi bulunanların ilah oldukları iddiasını çürütmek ve ibadete lâyık olmadıklarını göstermektir. Şu sırdandır ki, İhlâs sûresi herkese her vakit fayda verebilir.
Bir parça daha ileri bir tabakanın ayetlerden hissesi ise şudur:
Dipnotlar
- “Ne doğurdu, ne de doğuruldu. Ne de herhangi bir şey O’na denk oldu.” (İhlâs sûresi, 112/3-4)