İşte bu sırra işaret olarak, bu mânâyı ifade etmek için hadiste buyruluyor ki: “O üç nehrin her birine cennetten her vakit birer damla düşüyor, o yüzden bereketlidirler.” Bir rivayette de şöyle denilmiş: “Şu üç nehrin kaynakları cennettedir.” Bu rivayetin hakikati şudur: Madem maddî sebepler, şu nehirlerin bu derece tükenmez kaynakları için yeterli değildir. Elbette onların kaynağı görünmeyen bir âlemdedir ve gizli bir rahmet hazinesinden gelir ki, kaynaktan çıkan su ile nehirlerin akışı arasındaki denge devam eder.
İşte Kur’an-ı Hakîm bu mânâyı hatırlatarak şu dersi veriyor: Ey İsrailoğulları ve ey insanlar! Kalbinizdeki katılıkla öyle bir Zât-ı Zülcelâl’in emirlerine karşı itaatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Ebedî Güneş’in marifet ışığına gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki, o Zât, Mısır’ınızı cennete çeviren mübarek Nil gibi koca nehirleri, basit, cansız taşların ağzından akıtıp kudret mucizelerini ve birliğinin şahitlerini, o koca nehirlerin kuvveti, ortaya çıkışı ve akışları derecesinde kâinatın kalbine ve yeryüzünün dimağına veriyor, cinlerin ve insanların kalblerine ve akıllarına gösteriyor. Hem hissiz, cansız bazı taşları böyle hayret verici bir tarzda kudret mucizelerine mazhar etmesi, ışığın güneşin varlığını göstermesi gibi o Fâtır-ı Zülcelâl’i gösterdiği halde, nasıl O’nun marifet nuruna karşı kör kalıp bunu görmüyorsunuz!
İşte şu üç hakikate nasıl bir belâgat giydirilmiş gör ve Kur’an’ın irşad üslûbundaki belâgate dikkat et! Acaba hangi sertlik ve katılık, şu hararetli belâgate karşı ezilmeden dayanabilir!
Dipnotlar
- Bkz. el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 1/55; el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 5/381.
- Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil nehirleri için Bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 2/260, 289, 440; el-Humeydî, el-Müsned 2/491. Dicle için Bkz. el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 1/55; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 1/565 (İbni Hacer el-Mekkî’den naklen).
- Haşiye: Mübarek Nil nehri (Somali’deki) Ay Dağı’ndan çıktığı gibi, Dicle’nin en mühim bir kolu da Van’ın Müküs nahiyesindeki bir mağaradan çıkıyor. Fırat’ın da mühim bir kolu, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden geliyor. Dağların aslının sıvı bir maddenin katılaşmasıyla meydana gelmiş taşlar olduğu ilmen sabittir. Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselam) tesbihatında yer alan سُبْحَانَ مَنْ بَسَطَ الْأَرْضَ عَلٰى مَاءٍ جَمَدْ“( Yeryüzünü donmuş bir su üzerinde yayan Zât, her türlü noksanlıktan yücedir.”) ifadesi kesin bir şekilde işaret ediyor ki, yeryüzünün yaratılışının aslı şöyledir: Su gibi bir madde, Cenâb-ı Hakk’ın emriyle katılaşır, taş olur. Taş, yine O’nun izniyle toprak olur. Tesbihteki “arz” kelimesi, toprak demektir. Demek ki, su çok yumuşaktır, üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm ve Rahîm Cenâb-ı Hak, toprağı taşın üstüne sermiş, canlılara mesken yapmıştır.