İçeriğe geç
Sözler

içindeki kusursuz intizamı gör, ibret al! وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِي لَهُ ayetinin bir sırrını bil.

Hem وَمَا يَنْبَغِي لَهُ ifadesinin sırrını da şuradan anla ki: Şiir, küçük ve sönük hakikatleri büyük ve parlak hayallerle süsleyip beğendirmek ister. Halbuki Kur’an’ın hakikatleri o kadar büyük, yüce, parlak ve göz alıcıdır ki, en büyük ve parlak hayal o hakikatlerin yanında gayet küçük ve sönük kalır. Mesela:

يَوْمَ نَطْوِي السَّمٓاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِيُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا

إِنْ كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ

gibi sayısız Kur’an hakikati buna şahittir. Kur’an’ın her ayetinin, karanlığı delen parlak birer yıldız gibi i’caz ve hidayet nurunu yaydığını ve küfür karanlığını nasıl dağıttığını görmek, bunun zevkine varmak istersen, kendini cahiliye asrında, bedevî çöllerinde farz et. Her şeyin cehalet ve gaflet karanlığı altında, tabiatın donuk perdesine sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’an’ın yüce lisanından,

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ

gibi ayetleri işit, bak: Âlemdeki o ölmüş veya uyumuş varlıklar, يُسَبِّحُ sedâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyor, uyanıyor, ayağa kalkarak zikrediyor! Hem o karanlık gökyüzünde yıldızlar cansız birer ateş parçası, yerdeki varlıklar ise perişanken; تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰاوَاتُ السَّبْعُ وَالْأَرْضُ seslenişiyle, işitenlere gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar hikmetli birer kelime, hakikati bildiren birer nur, yeryüzü bir baş, karalar ve denizler

176