Varlık ve mekân, O’nun her şeyi görmesine, her yerde hazır ve nâzır olmasına müdahale edemez. Vasıtalar ve cisimler O’nun icraatına perde çekemez. Teveccühünde bölünme olmaz. Bir şey bir başka şeye mâni değildir. Sonsuz fiillerini bir tek fiil gibi yapar. Onun içindir ki, bir çekirdeğe koca bir ağacı mânen yerleştirdiği gibi, bir tek ferde de bir âlemi sığdırabilir. Bütün âlem O’nun kudret elinde bir tek fert gibi çevrilir. Şu sırrı başka Söz’lerde izah ettiğimiz gibi, deriz ki:
Nasıl ki nuraniyeti itibarı ile kayıtlardan bir derece sıyrılmış olan güneşin yansıması her bir cilâlı, parlak şeyde görünür. Binlerce, milyonlarca ayna ışığının karşısına konulsa –bir tek ayna gibi– bölünmeden, bizzat her birinde misalî yansıması bulunur. Eğer aynanın kapasitesi varsa güneş, büyüklüğüyle onda eserlerini gösterebilir. Bir şey bir başka şeye mâni olmaz. Binler bir gibi olur, binlerce yere bir yer gibi kolaylıkla girer. Her yer güneşin ışığına binlerce yer kadar mazhar olur.
İşte –وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْأَعْلٰى– şu kâinatın Sâni-i Zülcelâl’inin, nur olan bütün sıfatlarıyla ve nuranî olan bütün isimleriyle, eşyaya ehadiyetiyle yönelmesi sırrıyla öyle bir tecellisi var ki, hiçbir yerde olmadığı halde her yerde hazır ve nâzırdır. Teveccühünde bölünme olmaz. Aynı anda her yerde, her işi kolayca, zahmetsizce yapar.
İşte şu vahidiyetin yardımı, vahdetin sağladığı kolaylık ve ehadiyet tecellisi sırrıyladır ki: Bütün varlıklar bir tek Sâni’e verildiği vakit, hepsinin yaratılışı ve idaresi bir tek varlık gibi kolay olur; her biri, sanatındaki güzellik bakımından bütün varlıklar kadar kıymetli olabilir. Nasıl ki varlıkların sınırsız bolluğu içinde, her birinde sayısız sanat inceliğinin bulunması bu hakikati gösteriyor. Eğer o varlıklar doğrudan doğruya bir tek Sâni’e verilmezse, o zaman her birinin yaratılışı ve idaresi, bütün varlıklar kadar zor olur ve bütün varlıklar, bir tek varlık kıymetine iner. Şu halde ya hiçbir şey vücuda gelmeyecek ya da gelse bile kıymetsiz olacak, değeri hiçe inecektir.
İşte şu sırdandır ki, felsefecilerin en ileri gidenleri olan sofistler, hak yoldan yüz çevirdikleri için küfür ve dalâlet yoluna bakmış, şirk yolunun hak ve tevhid yolundan yüz bin defa daha zor, son derece akıl dışı olduğunu görmüşler. Bu yüzden mecburen, her şeyin varlığını inkârla akıldan istifa etmişler.